“Okuyor musun hâlâ?” diye sabırsızca sordu Emre, dosyayı itip küçümserce gülümseyerek

Hikâyeler
Bu teklif açıkça adaletsiz ve aşağılayıcı.

Oysa sözünü ettiği yaş otuz birdi. Ne ömrüm bitmişti ne de önümdeki kapılar kapanmıştı. Kapıyı arkamdan çektim; merdivenlerden inerken, aylardır ilk kez göğsümün sıkışmadığını fark ettim. Nefes almak bu kadar kolay bir şeymiş meğer.

Ertesi gün düğünü iptal ettim. Önce mekânı aradım; kapora yanmıştı. İçimden “Varsın yansın,” dedim. Davetlilere tek tek açıklama yapmak yerine hepsine aynı kısa mesajı gönderdim: Düğün olmayacak, lütfen sebebini sormayın.

Yüzüğü de küçük kutusuna koyup Emre’nin evindeki pencere pervazına bıraktım. Onun evde olmadığı bir saati seçtim. Anahtarı da karşı komşusuna teslim edip çıktım.

Emre aradı. İlk gün yalvardı. Sonra suçladı. Ardından yine yumuşamaya çalıştı. Uzun bir ses kaydı göndermişti; sözleşmeyi yırttığını, benim her şeyi yanlış anladığımı, annesinin ayrı bir insan, bizim ayrı olduğumuzu anlatıyordu. Kaydın yarısına kadar dinledim. Pişmanlığı ancak oraya kadar yetmişti. Sonrasında düğün için yaptığı masraflardan, akrabalarının karşısında kimin ne duruma düşeceğinden söz etmeye başladı.

Demek asıl canını acıtan buydu: mahcup görünmek. Benim gitmiş olmam değil. Üç hafta kala gelinin neden vazgeçtiğini amcalara, teyzelere anlatmak zorunda kalacak olmaları.

Annem durumu öğrenince telefonda uzun süre sessiz kaldı.

— Belki de, dedi sonunda temkinli bir sesle, o maddeleri çizip geçmek gerekirdi. Adam gibi yeniden yazdırırdınız, sonra da devam ederdiniz. Sonuçta kâğıt bu. İnsanlar kâğıtla yaşamıyor ki.

Bunu ben de düşündüm. Hem de dürüstçe düşündüm. Evet, maddeler silinebilirdi. Bir avukat isterse bir saat içinde bambaşka bir metin hazırlardı.

Ama çizgi çekebileceğin şey yalnızca satırlardı. Emre’nin o kâğıdı bana, benim hiç sorgulamadan imzalayacağımdan emin olarak getirmiş olması çizilip atılamazdı. Fatma Hanım beni kelime kelime tartarken onun susması da öyle. O sözleşme, ikisinin içinden geçenleri sadece kâğıda dökmüştü. Ben maddeleri iptal ettirip yine de o maddeleri akıl eden insanlarla aynı hayata girmiş olacaktım.

— Anne, dedim. Sorun maddelerin yanlış yazılmış olması değil. Emre beni tam da kendi gözündeki gibi yazmış. Sadece ben o yazıya sığmadım.

Annem bir süre daha konuşmadı.

— Sen bilirsin, dedi sonra. Hayat senin. Yeter ki sonradan pişman olma.

Pişman değilim. En azından çoğu zaman.

Bazı geceler, vakit iyice geçince, güzel olan şeyler de aklıma düşüyor. Kahveyi tam sevdiğim gibi yapardı. Kişniş yemediğimi unutmazdı. Otuzuncu yaşımda beni deniz kenarına götürmüştü; yol boyunca uyuyakalmama da tek kelime etmemişti.

Sonra gözümün önüne o mavi, altın yaldızlı kalem geliyor. Masanın üzerine önceden bırakmıştı. Ya özellikle satın almıştı ya da avukattan alıp getirmişti; çünkü evde öyle bir kalemimiz yoktu. Her ayrıntıyı hesaplamıştı. Kalemi bile düşünmüştü. Bir tek benim okuyabileceğimi hesaba katmamıştı.

Artık işte biri önüme bir sözleşme koyup, “Standart metin, çok incelemenize gerek yok,” dediğinde özellikle inceliyorum. Ve neredeyse her seferinde bir altıncı madde buluyorum. Adı başka oluyor, yeri değişiyor, dili yumuşatılıyor; ama orada duruyor. Çoğu insan ona kadar gelmiyor sadece.

Ben artık geliyorum.

Her zaman.

Fatma Hanım bir ay sonra bana mesaj yazdı. Selam yoktu, hâl hatır yoktu. Sadece şu cümleler vardı: “Bir formalite yüzünden oğlanın hayatını mahvettin. Umarım utanıyorsundur.”

Mesajı birkaç kez okudum. Anlamadığımdan değil; ilk okuyuşta gayet iyi anlamıştım.

Utanmıyordum. Ama aklımda tek bir soru kalmıştı. Hatta yazdım da. Sonra göndermeden sildim.

Soru çok basitti: Eğer bu gerçekten yalnızca bir formaliteyse, neden onu okumamam için bu kadar uğraştınız?

Şükrüye'nin Penceresinden