Ayşe, babasının sırtına bakarak derin bir nefes aldı. Söyleyecek söz bulması birkaç saniye sürdü.
— Annesinin ölmek üzere olduğunu söyledi, değil mi?
Hasan bu kez dönüp kızına baktı. Gözlerinde ne öfke vardı ne şaşkınlık; daha çok, uzun zamandır beklediği bir şeyin sonunda gerçekleşmiş olmasının yorgunluğu vardı.
— Evet. Aynen öyle dedi.
Ayşe başını iki yana salladı.
— O kadın ölmüyor baba. Yıllardır yaptığı şeyi yapıyor sadece. Rol yapıyor. Her şeyi istediği yöne çekebilmek için yine hastalığını öne sürüyor.
Mutfakta kısa bir sessizlik oldu. Ocaktaki çaydanlık hafif hafif tıslıyor, camın buğusu lambanın sarı ışığıyla parlıyordu. Ayşe parmaklarını birbirine geçirdi, sonra yavaşça konuştu:
— Biliyor musun, ona neredeyse acıyorum. Mehmet hayatı boyunca annesinin gölgesinde yaşamış. Kredi meselesinde bile kimliğimin fotokopisini ona veren Emine olmuş. Kendi başına karar vermeyi hiç öğrenmemiş. Ne yapacağını, nereye gideceğini, kimin yanında duracağını hep annesinin söylemesine alışmış.
Hasan sandalyesini çekip masaya oturdu. Kızını uzun uzun süzdü.
— Bu, onu suçsuz yapmaz Ayşe. O çocuk değil. Koca adam. İşi vardı, evi vardı, karısı vardı. İsterse senin yanında dururdu. Ama annesini seçti. Borcu seçti. Yalanı seçti. İnsan bazen kendi hayatını yaptığı seçimlerle mahveder. Mehmet de onu yaptı.
Ayşe itiraz etmedi. Sadece hafifçe başını eğdi. Babasının sözleri acıydı ama içinde inkâr edilecek bir taraf yoktu.
Ertesi gün Selin Kaya onu bürosuna çağırdı. Dava için son hazırlıkları birlikte gözden geçireceklerdi. Ayşe içeri girdiğinde Selin masanın üzerine dosyaları yaymış, renkli ayraçlarla belgeleri sınıflandırmıştı. Her şey düzenliydi; her kâğıt, her imza, her tarih sanki tek tek konuşmaya hazır bekliyordu.
— Hukuk davası önümüzdeki hafta görülecek, dedi Selin sakin bir sesle. Kredi sözleşmelerinin geçersiz sayılmasını isteyeceğiz. Ayrıca Mehmet ve Emine’nin harcadığı tüm paranın onlardan tahsilini talep ediyoruz. Bunun yanında manevi tazminat da var. Ceza dosyası ayrı yürüyecek ama elimizde yeterince delil bulunuyor.
Ayşe dinlerken göğsünün içinde bir ağırlık büyüdü. Kendini, sisli bir uçurumun kenarında durmuş gibi hissediyordu. Bir adım sonrası görünmüyordu ama geriye dönmenin de imkânı kalmamıştı.
Mahkeme sabahı daha gün tam aydınlanmadan uyandı. Pencerenin dışında ilk kar taneleri sessizce yere iniyordu. O soğuk beyazlık, sanki aylardır içinde biriken uğultunun üzerine serilmiş ince bir örtü gibiydi. Dolabından lacivert, sade bir elbise çıkardı. Saçlarını topladı, aynada kendine baktı. Yüzü solgundu ama gözleri kararlıydı.
Apartmanın önüne indiğinde Hasan onu bekliyordu. Ellerini montunun ceplerine sokmuş, başını hafifçe eğmişti.
— Hazır mısın kızım?
Ayşe babasının gözlerinin içine baktı.
— Hazırım.
Arabaya bindiler. Ayşe kontağı çevirdi. Motorun sesi sabahın sessizliğinde yumuşakça yükseldi. Karla ıslanan yoldan ağır ağır çıkıp adliyeye doğru ilerlediler.
Duruşma salonu kalabalık sayılmazdı. Bir tarafta Ayşe, annesi Fatma, babası Hasan ve avukat Selin vardı. Karşı sırada ise Mehmet ile Emine oturuyordu. Emine bankın ucuna sinmişti; omuzlarını kaldırmış, ağır ağır nefes alıyordu. Sanki mahkeme salonunda değil de kendi evinin mutfağında herkesin ona acımasını bekliyordu. Mehmet başını kaldırmıyor, gözlerini yere çivilemiş gibi duruyordu.
Yorgun yüzlü, ellili yaşlarında bir kadın hâkim duruşmayı açtı. Önce kimlikler tespit edildi, ardından Selin ayağa kalktı. Sesi netti; ne sertleşiyor ne de titriyordu. Olayları tek tek anlattı. Ayşe’nin bilgisi ve rızası olmadan düzenlenen kredi başvuruları, taklit edilen imzalar, üç ayrı kredi, toplamda yaklaşık yetmiş bin yedi yüz liralık borç, bu paranın Mehmet ve Emine tarafından kullanılması, uğranılan manevi zarar ve sözleşmelerin hükümsüz sayılması talebi…
Selin sözlerini bitirince hâkim gözlüğünün üzerinden Emine’ye baktı.
— Davalı, diye seslendi. Beyanınızı alalım.
Emine yavaşça ayağa kalktı. Elleri öyle titriyordu ki parmaklarının birbirine çarpması bile duyulacak gibiydi. Önce dudaklarını araladı, fakat sesi çıkmadı. Sonra birden yüksek sesle ağlamaya başladı. Gözyaşlarını yüzüne bulaştıra bulaştıra konuştu:
— Ben suçlu değilim! Beni de kandırdılar! Ben bunun böyle yapılabileceğini sandım. Aile içinde olur sanıyordum. Evet, para harcandı ama ben hasta bir kadınım, tedaviye ihtiyacım vardı. Geri vereceğim. Vallahi vereceğim, hepsini ödeyeceğim!
Hâkim masasına hafifçe vurdu.
— Sakin olun. Oturun lütfen. Burada bağırarak sonuç alamazsınız.
Emine yerine çöktü ama hıçkırıkları kesilmedi. Mehmet yanında taş kesilmiş gibi oturuyordu. Yüzü bembeyazdı. Ne annesine baktı ne Ayşe’ye.
Sıra ona geldiğinde ağır hareketlerle ayağa kalktı. Gömleğinin yakasını düzeltti. Sesini toparlamaya çalıştı ama kelimeler ağzından kırık dökük çıktı.
— Kabul ediyorum, dedi alçak sesle. Krediler çekildi. Eşim bilmeden yapıldı. Ama ben işlerin buraya geleceğini düşünmedim. Annem bunun geçici olduğunu söyledi. Kısa zamanda kapatırız dedi. Sonra her şey büyüdü, içinden çıkılmaz hâle geldi. Ben Ayşe’ye kötülük yapmak istemedim.
Hâkim, gözlüğünün üzerinden ona uzun uzun baktı.
— Peki, eşinizin adına düzenlenen bu kredileri kimin ödeyeceğini düşündünüz?
Mehmet başını biraz daha eğdi.
— Bilmiyorum. Düşünmedim.
Bu cevap salona ağır bir sessizlik gibi çöktü. Ayşe o anda hiçbir şey hissetmediğini sandı. Ne öfke, ne şaşkınlık, ne de üzüntü… Sadece içinden çok eski bir kapının yavaşça kapandığını duydu.
Yaklaşık bir saat sonra karar açıklandı. Mahkeme, kredi sözleşmelerinin geçersizliğine hükmetti. Mehmet ile Emine’nin kullanılan meblağın tamamını ödemesine karar verildi. Ayrıca Ayşe lehine on yedi bin beş yüz lira manevi tazminata hükmedildi.
Hâkim kararın sonuç kısmını okurken Emine birden ayağa kalktı. Kimseye bakmadan, son sözleri beklemeden salonu terk etti. Kapı sertçe kapanmadı; ama çıkışı yine de bir gürültü gibi herkesin içine işledi.
Mehmet birkaç saniye yerinde kaldı. Sonra Ayşe’ye doğru kısa, kırık bir bakış attı.
— Memnun musun şimdi?
Ayşe ona baktı. Gözlerinde ne zafer vardı ne küçümseme. Sadece sakinlik vardı.
— Hayır Mehmet, memnun değilim. Ama içim rahat. Çünkü artık her şey olması gerektiği yerde.
Mehmet dudaklarını kıpırdattı, sanki bir şey söylemek istedi. Sonra vazgeçti, arkasını dönüp çıktı.
Hasan kızının elini tuttu. Avucunun sıcaklığı, Ayşe’nin o ana kadar tuttuğu nefesi bırakmasını sağladı.
— Bitti kızım, dedi. Hadi eve gidelim.
Adliye binasından çıktıklarında kar sokakları ince bir tabakayla örtmüştü. Ayşe arabasına bindi, direksiyona elini koydu ve farkında olmadan gülümsedi. Uzun zamandır ilk kez, kimseye hesap vermesi gerekmiyordu. Kendisini savunmak, açıklama yapmak, ikna etmeye çalışmak zorunda değildi.
Aradan altı ay geçti.
Mayıs gelmişti. Kaldırımların üzerinde kavak tüyleri savruluyor, geç kalmış bir kar yağışı gibi havada dönüp duruyordu. Ayşe mutfağın küçük penceresini araladı. İçeriye ısınmış asfaltın, yeni yeşeren yaprakların ve uzaklardan gelen ıslak toprak kokusunun karışımı doldu.
Artık yalnız yaşıyordu. Boşanma işlemleri beklediğinden kısa sürmüştü. Mehmet itiraz etmemişti; çünkü ortada tartışılacak bir şey kalmamıştı. Ev Ayşe’de kalmıştı. Araba da en başından beri olduğu gibi yalnızca ona aitti. Krediler mahkeme kararıyla iptal edilmişti.
Ceza davası da bir ay önce sonuçlanmıştı. Mahkeme, Mehmet ile Emine’yi dolandırıcılıktan suçlu bulmuştu. Pişmanlık beyanları, zararın bir kısmının ödenmiş olması ve dosyanın koşulları dikkate alınarak ikisine de bir yıl altı ay ertelenmiş hapis cezası verilmişti. Ayrıca para cezası ve Ayşe’ye kalan borcu ödeme yükümlülüğü de kararın içindeydi.
Ayşe o öğleden sonra mutfak masasına oturmuş eski fotoğrafları ayırıyordu. Bazılarını çöpe atıyor, bazılarını ayrı bir zarfa koyuyordu. Bir fotoğrafta Mehmet’le gülüyorlardı. O gülümsemenin hangi güne ait olduğunu hatırlayamadı. Belki de hatırlamak istemedi.
Tam o sırada telefonu çaldı. Ekranda Mehmet’in numarası belirdi.
Bir süre baktı. Sonra açtı.
— Merhaba, dedi Mehmet. Sesi eskisinden daha kısık geliyordu. Sana uğrayabilir miyim? Yakınlardayım.
— Neden?
— Konuşmak istiyorum. Lütfen. Uzun sürmeyecek.
Ayşe kısa bir sessizlikten sonra kabul etti. On beş dakika kadar sonra kapı zili çaldı. Açtığında Mehmet eşiğin önünde duruyordu. Zayıflamıştı. Gözlerinin altında koyu halkalar vardı. Üzerindeki gömlek solmuş, yakası eskimişti. Elinde küçük bir poşet portakal tutuyordu.
— Gir, dedi Ayşe.
Mehmet mutfakta sandalyenin en ucuna ilişti. Poşeti masanın üzerine bıraktı.
— Nasılsın?
— İyiyim. Çalışıyorum. Yaşıyorum.
— Duydum. Elif söylemişti. İyi olduğunu söyledi.
Ayşe karşılık vermedi. Mehmet parmaklarını birbirine doladı, sonra başını kaldırmadan konuştu:
— Özür dilemeye geldim.
Ayşe onun karşısına oturdu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. Sözünü kesmedi.
— Bu altı ay boyunca çok düşündüm, dedi Mehmet. Ben aslında hiç kendi başıma yaşamamışım. Hep annem vardı. Ne yapacağımı o söyledi. Nereye gideceğime o karıştı. Kiminle evleneceğim konusunda bile onun sesi vardı. O kredilerde de aynı şey oldu. “Lazım” dedi, ben de karşı çıkmadım. Onun benden daha iyi bildiğini sandım. Ama bilmiyormuş. Sadece kullanıyormuş. Beni de, seni de, etrafındaki herkesi de…
Elini yüzüne götürüp yorgun bir hareketle ovuşturdu.
— Sen gidince onu ilk kez gerçekten gördüm. Nasıl biri olduğunu anladım. Beni evden kovdu Ayşe. Öz annem beni kapının önüne koydu. “Beceriksizsin, senin yüzünden sabıkalı oldum” dedi. Bir de oturduğum ev için benden para istedi.
Ayşe hiçbir şey söylemedi. Mehmet’in kelimeleri mutfakta ağır ağır dolaşıyor, yağmurdan sonra toprağın kabarıp çamura dönmesi gibi havayı koyulaştırıyordu.
— Tek başıma kaldım, diye devam etti Mehmet. İşsiz kaldım. Evsiz kaldım. Karımı kaybettim. Sonra anladım… Ben elimde gerçek olan ne varsa hepsini kaybetmişim. En çok da seni kaybetmişim.
Sustu. Uzun bir süre ellerine baktı. Tırnaklarının kenarları yara olmuştu.
— Bunu istemeye hakkım olmadığını biliyorum, dedi sonunda. Yine de sormak istedim. Yeniden başlayamaz mıyız? En baştan. Ben değiştim. Annemin hayatıma karışmasına bir daha izin vermem. İş bulurum. Borçları öderim. Her şeyi düzeltirim.
Ayşe ona uzun süre baktı. Sonra gözlerini pencereye çevirdi. Dışarıda rüzgâr kavak dallarını hafif hafif sallıyordu. Baharın ışığı mutfak fayanslarına vuruyor, her şeyi olduğundan daha duru gösteriyordu.
— Mehmet, dedi yavaşça. Bu sözleri söylediğin için sana teşekkür ederim. Ben bunları duymayı çok bekledim. Bir gün anlayacağını, bir gün karşımda böyle konuşacağını sanıyordum. Ama artık geç kaldın.
Mehmet irkildi. Ayşe hâlâ pencereden dışarı bakıyordu.
— Sana kızgın değilim. İnan, artık kırgın da değilim. İçimde sana karşı kavga kalmadı. Fakat geri dönmek istemiyorum. Ben bu süreçte başka biri oldum. Arkama bakmadan yaşamayı öğrendim. Kendi kararımı kendim vermeyi öğrendim. Faturamı ödemeyi, hafta sonu nereye gideceğime tek başıma karar vermeyi, akşam eve dönerken kapının ardında bir tartışma beklememeyi öğrendim. Telefon çaldığında ürkmüyorum artık. Birinin benden yine bir şey sakladığını düşünmüyorum. Ben özgürüm Mehmet. Bu özgürlüğü de hiçbir şeye değişmem.
Mehmet’in omuzları çöktü.
— Yani olmaz mı?
— Olmaz. Sana kötülük dilemiyorum. Allah yolunu açık etsin. İş bulmanı, kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmeni isterim. Belki de büyümek için bütün bunları yaşaman gerekiyordu. Ama bizim yolumuz artık aynı yere çıkmıyor.
Mehmet uzun bir süre kıpırdamadan oturdu. Sonra sessizce ayağa kalktı. Masanın üstündeki buruşmuş portakal poşetini aldı, yavaş adımlarla kapıya yöneldi. Eşiğe geldiğinde arkasını döndü.
— Beni hemen kapıdan çevirmediğin için sağ ol.
— Kendine dikkat et Mehmet.
Adam çıktı. Kapı bu kez yavaşça kapandı. Ardından evin içine derin bir sessizlik yayıldı.
Ayşe antrede birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Sonra mutfağa geçti, çaydanlığa su koydu. Ardından çekmeceden kalın bir dosya çıkardı. İçinde boşanma ilamı, kredilerle ilgili mahkeme kararı ve arabanın kendisine ait olduğunu gösteren belgeler duruyordu. Parmaklarını mühürlü kâğıtların üzerinde gezdirdi. O belgeler sadece resmi evrak değildi; her biri, geri aldığı hayatının bir parçasıydı.
Bir saat sonra arabasına bindi ve anne babasının evine doğru yola çıktı. Araba bir gün önce yıkanmıştı; kaportası güneşte parlıyor, içi hafif vanilya kokuyordu. Direksiyonu tuttuğunda içinden sessiz bir güven duygusu geçti. Bu kez yol ona dar gelmiyordu.
Anne babasının apartmanının önünde kayısı ağaçları çiçek açmıştı. Ayşe arabayı park edip indi. Fatma kapının önünde komşusuyla konuşuyordu. Kızını görünce yüzü birden aydınlandı.
— Biz de tam senden bahsediyorduk! Zehra Hanım soruyor, “Ayşe şimdi arabayı tek başına mı kullanıyor?” diye.
Ayşe gülümsedi.
— Evet, tek başıma kullanıyorum. Hem de çok hoşuma gidiyor.
Zehra başını takdirle salladı.
— Aferin kızım. Altı ay önce burada neler yaşandığını hatırlıyorum. Şimdi bak, ortalık sütliman.
— Sessizlik iyi bir şey, dedi Ayşe. Bazen insanın en çok ona ihtiyacı oluyor.
Annesinin yanağına bir öpücük kondurdu. Sonra birlikte yukarı çıktılar.
Hasan salondaki masada oturmuş gazete okuyordu. Kızını görünce gözlüğünü çıkarıp gazeteyi katladı.
— Geldin demek. Nasılsın?
— İyiyim baba. Mehmet bugün bana geldi.
Hasan’ın yüzü anında ciddileşti.
— Geri dönmek mi istedi?
— Evet. Ben de kabul etmedim.
Babası bir süre sustu. Sonra ağır ağır başını salladı.
— Doğrusunu yapmışsın.
Fatma mutfaktan çay getirdi. Masaya küçük bir tabak bisküvi, biraz da evde yaptığı kurabiye koydu. Üçü birden oturdular. Konu ağır şeylerden uzaklaştı; işten, yaz planlarından, evin eksiklerinden, pazardaki meyvelerden konuştular. Ayşe uzun zamandır ilk kez bir sofrada içi sıkışmadan oturuyordu.
— İzin alacağım, dedi bir ara. Yazın güneye gitmeyi düşünüyorum. Kendi arabamla. Tek başıma.
Fatma ile Hasan birbirlerine baktılar.
— Yalnız gitmekten çekinmiyor musun? diye sordu annesi.
Ayşe çayından bir yudum aldı. Gözlerinde sakin ama güçlü bir ışık vardı.
— Hayır anne. Artık hiçbir şeyden eskisi kadar korkmuyorum.
Hasan bıyık altından gülümsedi.
— İşte benim kızım böyle konuşur.
Ayşe akşamüstü ayrılırken güneş yavaş yavaş alçalıyordu. Arabasına bindi, camı biraz indirdi ve serinleyen havayı içine çekti. Dikiz aynasına baktığında tanıdık bir siluet gördü. Karşı apartmanın önündeki uzak bankta Emine oturuyordu. Bu kez yanında her zamanki gibi onu dinleyen komşular yoktu. Yalnızdı. Ayşe’ye bakıyordu ama ne bağırdı ne el salladı ne de yerinden kalktı.
Ayşe motoru çalıştırdı. Arabayı usulca hareket ettirdi. Korna çalmasına, yolunu değiştirmesine, durup açıklama yapmasına gerek yoktu. Sadece önüne baktı ve avludan çıktı.
Yarım saat sonra büyük bir marketin otoparkına girdi. Aynı alışveriş merkezinin içindeki oto aksesuar dükkânının vitrininde ışıklar yanıyordu. İçeri girdi, canlı kırmızı renkte bir direksiyon kılıfı aldı. Arabasına döndüğünde paketi açtı, kılıfı özenle direksiyona geçirdi. Avucunu üzerinde gezdirdi ve gülümsedi.
Bu küçük şey bir hediyeydi.
Kendisine verilmiş bir hediye.
Cesaretine, sabrına, düşe kalka ayağa kalkışına ve artık kendi adıyla yaşayacağı yeni hayata…
Ayşe kontağı çevirdi. Sevdiği radyo kanalını açtı. Yumuşak bir müzik arabanın içine dolarken eve doğru yola çıktı. Önünde mayıs akşamı uzanıyordu; daha da önemlisi, bundan sonra yönünü kendisinin seçeceği koca bir hayat vardı.
