“Mert, orada on iki metreküp sıcak su nasıl harcanmış olabilir? Ev boş duruyor, içinde kimse yaşamıyor ki” diyen Elif, faturaya bakıp öfke ve çaresizlikle Mert’in umursamaz tavrına karşı çıktı

Hikâyeler
Bu haksızlık kabul edilemez, içimi kavuruyor.

elindeki salata kasesiyle gelinine doğru döndü.
— Biz de Mert’le bir akşam yemeği hazırlayalım dedik. Ama senin rengin niye böyle solmuş? İş yerinde bir sıkıntı mı var?

Elif tek kelime etmeden ayakkabılarını çıkardı, özenle rafa yerleştirdi ve mutfağa geçti. Mert masada oturmuş, telefonunda bir şeylere bakıyordu.

— Sorun işte değil, Fatma Hanım, — dedi Elif. Sesi şaşırtıcı derecede sakindi. — Sorun bizim ailemizin içinde.

Sandalyeyi çekip kocasının tam karşısına oturdu.

Elif’in bu ölçülü, dümdüz konuşması Mert’in başını ekrandan kaldırmasına yetti. Karısına tedirgin bir ifadeyle baktı. Fatma’nın elindeki havlu havada kaldı; yüzüne yapıştırdığı neşeli gülümseme bir anda matlaştı.

— Ne oldu Elif? — diye sordu Mert.

Elif çantasından telefonunu çıkardı, galeriyi açtı ve cihazı ekranı yukarı bakacak şekilde masanın ortasına bıraktı.

— Bugün kendi daireme gittim. Hani senin annenin fide yetiştirdiğini söylediğin o daireye.

Fatma’nın yüzü bir anda parça parça kızardı. Boğazı düğümlenmiş gibi yutkundu, sonra aceleyle lavaboya döndü; sanki o an ellerini yıkaması gerekiyormuş gibi davrandı.

— Ee, ne varmış orada? — dedi Mert. Yaklaşan felaketin büyüklüğünü hâlâ kavrayamamıştı.

— Orada yabancı adamlar kalıyor, Mert. Altı aydır. Kirli ayakkabılarıyla benim parkelerimin üzerinde geziyorlar, benim mutfağımda patates kızartıyorlar, benim suyumla elektriğimi harcıyorlar. İşin en ilginç yanı da şu, — Elif telefonu kocasına doğru itti, — bütün bunları bu belgeye dayanarak yapıyorlar. İyice bak.

Mert telefonu eline aldı. Gözleri ekrandaki satırlar arasında hızla dolaştı. Fotoğrafı kaydırdı, imzalara baktı. Mutfağın içine ağır, elle tutulur bir sessizlik çöktü. Bu sessizliği yalnızca Fatma’nın kapatmayı unuttuğu musluktan akan suyun sesi bölüyordu.

— Anne? — Mert’in sesi çatladı. Bakışlarını Fatma’ya çevirdi. — Bu ne demek oluyor? Sen Elif’in dairesini kiraya mı verdin?

Fatma musluğu sertçe kapattı. Islak ellerini Elif’in önlüğüne silerek ağır ağır döndü. Az önceki suçluluk hali yüzünden silinmişti. Onun yerine, köşeye sıkışmış ama saldırmaya hazır birinin inatçı, sert bakışı yerleşmişti.

— Ne olmuş yani? — dedi, sesi gerginlikten incelmişti. — Ev bomboş duruyordu! Toz içinde kalmış, hiçbir işe yaramıyordu. Siz oturmuyorsunuz, tadilat da yapmıyorsunuz. Mal boş yere çürüyeceğine bir işe yarasın, bunda ne var? Akılsızlık mı ettim yani?

— O mal bana ait, Fatma Hanım, — dedi Elif, sesini yükseltmeden ama her kelimeyi tek tek bastırarak. — Benim şahsi mülküm. Tozlanıp tozlanmayacağına da yalnızca ben karar veririm. Oraya yabancı insanları sokmaya, üstelik bunun karşılığında para almaya hakkınız yoktu. Siz resmen dolandırıcılık yaptınız.

— Dolandırıcılık mı? — Fatma kollarını iki yana açtı, gözlerini abartılı biçimde devirdi. — Hele şuna bakın! Başımıza hukukçu kesildi! Ben o parayı aileye getiriyordum aileye!

— Hangi aileye? — Elif hafifçe öne eğildi. — Benim aileme getirdiğiniz tek şey 3.500 liralık fatura oldu. Peki kiradan aldığınız para nereye gitti? Emre’nin arabasına mı? Yeni bilgisayarına mı?

Mert şaşkın bakışlarla bir annesine, bir karısına bakıyordu.

— Anne, doğru mu bu? O paraları Emre’ye mi verdin? — diye sordu. Sesinde, annesinin her şeyi inkâr edeceğine dair zayıf bir umut vardı.

— Evet, verdim! — Fatma meydan okur gibi konuştu ve masaya doğru birkaç adım attı. — Çünkü Emre’nin ihtiyacı var! Siz Elif’le rahat rahat yaşıyorsunuz, maaşlarınız iyi, başınızda kredi borcu yok. Çocuk ayakta durmaya çalışıyor. Zorlanıyor, yolunu bulmaya uğraşıyor. Annesinden başka kim elinden tutacak?

— Başkasının malıyla mı? — Elif acı acı gülümsedi; bu akıl almaz pervasızlık karşısında nefesi kesilir gibi olmuştu. — Küçük oğlunu desteklemek için gelininin mülkünü kullanmayı mı uygun gördünüz? Siz gerçekten ne yaptığınızın farkında mısınız?

— Sen benimle nasıl böyle konuşursun! — diye bağırdı Fatma. — Ben seni kendi evime kızım gibi kabul ettim!

— Hangi kendi evinize? — Elif elini mutfağın içinde gezdirdi. — Biz benim evimde yaşıyoruz.

Şu an içinde bulundukları daire evlilik sırasında alınmıştı; fakat peşinatın ve masrafların büyük kısmı Elif’in anne babasından gelmişti. Fatma ise tek kuruş katkıda bulunmamıştı.

— Siz burada misafirsiniz, — diye devam etti Elif. — Diğer dairede de sadece boru tadilatı için anahtar emanet edilmiş biriydiniz. O kadar.

Elif bakışlarını Mert’e çevirdi. Kocası omuzları düşmüş halde oturuyor, kendi ellerine bakıyordu. Karısının yanında durmak için hiç acele etmiyordu.

— Mert, sen bir şey söylemeyecek misin? — diye sordu Elif alçak sesle.

Mert derin bir iç çekti. Avucunu yüzünden geçirdi, sonra nihayet karısına baktı. Fakat gözlerinde adaleti savunmaya hazır bir kararlılık değil, kendisini bu kavganın içine çekilmiş bulmanın bıkkınlığı vardı.

— Elif, gerçekten bu kadar büyütmesen olmaz mı? — diye başladı, uzlaştırıcı görünmeye çalışarak. — Annem tabii ki sana sormadan böyle bir şey yapmakla yanlış etmiş. Buna diyecek yok. Ama öte yandan ev gerçekten boş duruyordu. Annem de hayatın içinden, pratik düşünmüş işte. Emre’nin de şu ara zorlandığı doğru. Biz bir aileyiz, birbirimize destek olmamız gerekmez mi? Gel bunu koca mesele haline getirmeyelim. İnsanlar bir süre kalmış, sonuçta ortalığı yıkıp dökmemişler.

Elif kocasına baktı ve o anda içinde ince, soğuk bir çatlağın yavaşça yayıldığını hissetti.

Şükrüye'nin Penceresinden