İçinde bir şeyin geri dönüşsüz biçimde kırıldığını anladı. Her sağlıklı evliliğin üzerinde yükseldiği o ince, camdan güven köprüsü, tek bir anda çökmüş; keskin parçaları her yana saçılmıştı. Dayanağı olması gereken adam, az önce herkesin önünde hırsızlığı haklı göstermişti. Annesinin, kendi karısının hakkına el uzatıp tembel kardeşinin heveslerini karşılamasını mazur görmüştü.
Elif ağır ağır ayağa kalktı.
— Aile mi? — dedi, sesi beklediğinden çok daha sakindi. İçindeki öfke sanki çekilip gitmiş, geriye buz gibi berrak bir kararlılık bırakmıştı. — Aile dediğin, birbirinin anahtarını çalmaz, Mert. Aile dediğin, kira sözleşmesine sahte imza atmaz. Aile dediğin, yapılan kötülüğü “biz akrabayız” diye örtbas etmeye kalkmaz.
Sonra, oğlunun kendisini savunduğundan emin bir zafer edasıyla kollarını göğsünde kavuşturmuş duran Fatma’ya döndü.
— Yarın o evin anahtarlarını bana geri vereceksiniz. Kiracılara üç gün süre tanıdım. O süre dolduğunda çıkmamış olurlarsa polisi ararım. O zaman da karakolda, dolandırıcılık meselesini bir güzel anlatmak zorunda kalırsınız. Altı aydır aldığınız kira parasının tamamını kuruşuna kadar bana ödeyeceksiniz. Rakamı da emsal kira bedellerine göre hesaplayacağım. Ayrıca su ve elektrik faturalarının hepsini siz karşılayacaksınız. Ay sonuna kadar ödeme yapılmazsa mahkemeye başvuracağım. Kiracının belgeleri bende. Kendisi de işin içine ortak sayılmamak için aleyhinize ifade vermeye dünden razı.
Fatma’nın yüzündeki renk bir anda silindi. Az önceki kendinden emin hâlinden eser kalmamıştı. Bir şey söylemek ister gibi dudaklarını araladı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Elif’in blöf yapmadığını o an anlamıştı.
— Elif, aklını mı kaçırdın sen? Ne mahkemesi? İnsan kayınvalidesini mahkemeye mi verir? — Mert yerinden fırladı, karısının kolunu tutmaya yeltendi; fakat Elif sertçe geri çekildi.
— O benim annem değil. Beni soyan bir kadın, — dedi Elif, gözlerini Mert’ten ayırmadan. — Sen de buna izin veren ve sonra bunun normal olduğunu söyleyen adamsın.
— Elif, yeter artık, — diye yumuşatmaya çalıştı Mert sesini. Bu kez daha alttan alan, ikna etmeye çalışan bir tonla konuşuyordu. — Annem özür dilesin, faturaları ödesin, biz de bu işi kapatalım. Parayı geri veremez, bunu sen de biliyorsun. Emre çoktan harcamıştır. Bir küçücük daire yüzünden yuvamızı yıkmaya değer mi?
— Yuvayı ben yıkmıyorum, Mert. Burada artık yuva kalmadı.
Elif parmağındaki alyansı çıkardı ve telefonun yanına, masanın üzerine bıraktı. Metalin sert zemine değdiğinde çıkardığı o ince ses, odanın içinde tokat gibi yankılandı.
— Eşyalarımı toplayıp birkaç günlüğüne annemlere gidiyorum. Çarşambaya kadar senin de eşyalarını toparlayıp buradan çıkmanı istiyorum. İstersen annenin yanına git, istersen Emre’nin. Benim için fark etmez. Bu evi mahkemede paylaşırız. Buraya yatırılan paranın yüzde yetmişi bana ait; ailemden gelen bütün havalaların kayıtları duruyor. Boşanma davasını da ben açacağım.
— Bir daire yüzünden boşanılır mı hiç! — diye tiz bir sesle bağırdı Fatma, elini göğsüne bastırarak. — Sen başından beri paragözün tekiydin zaten! Benim Mert’im senin için neler yaptı, sen birkaç kuruş için adamı kapının önüne koyuyorsun!
Elif cevap vermedi. Tek kelime etmeden arkasını döndü, koridora çıktı. Dolabın üst rafından seyahat çantasını indirdi ve yatak odasına geçip giysilerini düzenli bir biçimde içine yerleştirmeye başladı. Her hareketi ölçülü, her nefesi sakindi. Mert kapının eşiğinde durmuş, şaşkın ve acınası bir hâlde, “abarttığını”, “yarın pişman olacağını”, “böyle karar alınmayacağını” mırıldanıp duruyordu.
Ama Elif pişman olmayacağını biliyordu.
Taksi çağırdı. Çantasını aldı, kapıdan çıktı. Mutfaktan yükselen Fatma’nın yakınmalarına, sitemlerine, ağlamaklı sözlerine bir kez bile dönüp bakmadı.
Çarşamba akşamı, söz verdiği gibi kendi dairesinin önündeydi. Kiracı Kerem, durumun ciddiyetini kavramış olacak ki evi boşaltmış, anahtarları da posta kutusuna bırakmıştı. İçeri girdiğinde ağır bir sigara kokusu yüzüne çarptı. Yerler kirliydi, camların silinmesi gerekiyordu, mutfak dolaplarının içi baştan aşağı temizlenmeliydi. Yine de Elif’in içi tuhaf bir huzurla doldu. Çünkü bütün dağınıklığına rağmen o ev yeniden yalnızca onundu.
Bir süre sonra çilingir geldi. Yarım saat içinde kapıya sağlam, yeni kilitler takıldı. Elif parlak anahtarları avucuna aldığında, sanki sadece kapının değil, kendi hayatının da kilidini değiştirmiş gibi hissetti. Kapıyı kapattı, anahtarları çantasına koydu ve apartmandan dışarı çıktı.
Akşam serinliği sokağa çökmüştü. Şehir, rüzgârın hafif uğultusu ve sokak lambalarının sarı ışıklarıyla karşılıyordu onu. Tam o sırada cebindeki telefon titredi. Ekrana baktı. Fatma’dan para gelmişti: kira bedelinin ilk kısmı ve faturaların tamamı. Demek ki gerçek bir dava ihtimali, Emre’ye duyduğu o sonsuz annelik şefkatinden daha etkili olmuştu.
Altında Mert’ten gelen bir mesaj duruyordu. Görüşmek istediğini yazmıştı. “Annem her şeyi anladı, bizim de evliliğimizi kurtarmamız gerek,” diyordu.
Elif bildirimi yana kaydırdı, mesajı açmadı bile. Telefonun ekranını kapatıp çantasına bıraktı.
Kurtarılacak bir şey kalmamıştı.
Uzun zamandır ilk defa ciğerlerine dolan havayı gerçekten hissetti. Göğsünün üzerindeki görünmez ağırlık kalkmış gibiydi. Önünde belirsizlik vardı belki, ama o belirsizliğin içinde korkudan çok özgürlük vardı. Kendi evi vardı, kendi işi vardı ve en önemlisi, kimsenin ezmesine izin vermediği bir özsaygısı vardı.
Dairesi elbette elden geçecekti. Boyası yapılacak, perdeleri değişecek, sigara kokusu silinip gidecekti. Ama bu kez kimse ona engel olamayacaktı. Çünkü Elif artık hangi kapının ardında duracağını da, hangi kapıyı sonsuza dek kapatacağını da çok iyi biliyordu.
