“Şu ineğim adına kusura bakmayın! Yine ölçüyü kaçırıp önüne geleni silip süpürüyor!” Mehmet’in alaycı sözleri üzerine Ayşe çatalla donup kıpkırmızı yüzle lavaboya çıktı

Hikâyeler
Utanç verici, acımasız bir sessizlik evin içine çöktü.

— Ama ben de eskisi gibi değilim artık. Geriye dönmeyeceğim.

Bunu söyledikten sonra Ayşe hafifçe gülümsedi. Uzun zamandır yüzünde ilk kez içten, korkusuz bir tebessüm belirmişti. Sonra yoluna devam etti. İnce, narin, güzel bir kadındı. Üç yıl boyunca “inek” ve “aptal” denilerek küçültülmeye çalışılan o kadındı. Ve bir gün içinde kalan son gücü toplayıp gitmeyi başarmıştı.

Mehmet ise geride kaldı. Artık sessizliğin ağır ağır duvarlara sindiği o geniş evde tek başınaydı. Aşağılayacak kimse yoktu. “Terbiye edeceği” biri kalmamıştı. Kime üstün olduğunu gösterecekti artık?

Bir süre sonra hayatına başka bir kadın girdi. Gençti, neşeliydi, sözünü sakınmayan biriydi. İlk ay Mehmet’in sözlerine gülüp geçti. İkinci ay onun kaba biri olduğunu yüzüne söyledi. Üçüncü ayda ise kapıyı sertçe kapatıp çıktı gitti.

Ardından bir başkası oldu. Sonra bir başkası daha. Hepsi aynı şekilde uzaklaştı. Mehmet ne zaman onları kendi anlayışına göre “düzeltmeye” kalksa, kadınlar onun yanında durmamayı seçiyordu.

Bir gün Ahmet’e yakınırken öfkeyle söylendi:

— Bu kadınlara ne oldu böyle? Her söze alınıyorlar. İnsan şaka bile yapamıyor artık!

Ahmet cevap vermedi. Ne diyebilirdi ki? Mehmet’in kendi hayatını kendi elleriyle yıktığını mı? Sevginin insanı ezmek olmadığını mı? Hakaret üzerine yuva kurulamayacağını mı?

Mehmet bunların hiçbirini kavrayamazdı. Ona göre söylediği şeyler yalnızca şakaydı. Kendini güçlü hissetmenin, evde kimin sözünün geçtiğini göstermenin bir yoluydu. Her “aptal”, her “inek” sözünün evliliklerinin tabutuna çakılan bir çivi olduğunu anlamamıştı.

Ayşe ise bunu anlamıştı. Hem de çok geç olmadan. Hâlâ gidebilecek gücü varken, hâlâ bir insanın kırıcı sözlere hedef olmaktan daha fazlasını hak ettiğine inanırken çekip gitmişti.

Ve haklıydı.

Bir yıl sonra hayatına başka biri girdi. Ona “güneşim” diyen, çocuklarla kurduğu bağı hayranlıkla izleyen, sabah da akşam da, makyajlıyken de yüzü sade hâliyle de güzel olduğunu söyleyen biri.

Evlendiler. Gösterişsiz, sade bir nikâhtı. Kalabalık sofralar, büyük hazırlıklar olmadı; yalnızca en yakınları yanlarındaydı. Ahmet de nikâhta şahitlik etti.

Tören bittikten sonra Ayşe’nin yanına yaklaşıp sordu:

— Mutlu musun?

Ayşe bir an düşündü, sonra yumuşak bir sesle cevap verdi:

— En tuhafı ne biliyor musun? Yanlış bir şey söylerim diye korkmanın nasıl bir duygu olduğunu unuttum. Az sonra hakaret duyacakmışım gibi beklemeyi de unuttum. Demek ki insan başka türlü de yaşayabiliyormuş. Sadece yaşayabiliyormuş.

Mehmet ise yalnız kalmaya devam etti. Kimsenin gülmediği şakalarıyla, kadınların sınır içinde tutulması gerektiğine dair inadıyla, insanı incitmenin normal olduğuna olan kör inancıyla baş başa kaldı.

Bazen Ayşe’yi hatırlardı. Sessiz, boyun eğen, her şeye katlanan o kadını. Kendi gözünde kusursuz eşti o: yemek yapar, çamaşır yıkar, evi toplar, hakaret işittiğinde susardı. Ağlasa bile sessiz ağlardı; yeter ki Mehmet’in keyfi bozulmasın.

Fakat Ayşe yanında olmayınca, gerçeği geç de olsa fark etti. O kadın aslında boyun eğmiyordu. İçinde güç biriktiriyordu. Bir gün “yeter” diyebilmek ve arkasına bakmadan gidebilmek için.

Ama artık çok geçti. “İnek” dediği kadın bir insandı. “Aptal” sandığı kadın akıllı ve onurluydu. Kendini her şeyin hâkimi zanneden Mehmet ise sonunda bomboş ellerle kalmıştı.

Şükrüye'nin Penceresinden