İçinden gömlekler, pantolonlar etrafa saçıldı; dizüstü bilgisayarı da merdivenlerden yuvarlanmaktan son anda kurtuldu. Mehmet bir hamlede yere eğildi, eşyalarını telaşla toplamaya başladı. Bir yandan da bağırıyordu; Zeynep’in aklını kaçırdığını, böyle bir şeyi yapmaya hakkı olmadığını, buranın onun da evi sayıldığını söylüyordu.
Zeynep kapının eşiğinde durdu. Sesi alçaktı ama kararı taş gibi sertti.
— Yarın boşanma davası açacağım.
Mehmet başını kaldırdı, ne duyduğunu anlayamamış gibi baktı.
— Ne dedin sen?
— Yarın sabah avukata gideceğim. Boşanma dilekçesini vereceğim.
— Zeynep, bunu yapamazsın… Biz aileyiz! Seni seviyorum! Sadece zor bir dönemden geçiyorum, hepsi bu…
Zeynep’in yüzünde acı bir tebessüm belirdi.
— O zor dönem iki yıldır bitmedi, Mehmet. Ben artık bunun içinde yaşamak istemiyorum.
— Peki ben nereye gideceğim? Param yok, işim yok…
— Bu artık benim çözmem gereken bir mesele değil.
— Zeynep, yalvarırım! Konuşuruz, her şeyi düzeltiriz. Değişeceğim, iş bulacağım, söz veriyorum…
Kadın son kez baktı ona. Gözlerinde öfke değil, tükenmişlik vardı.
— Hoşça kal, Mehmet.
Kapıyı sertçe kapattı. Sonra sırtını kapıya yasladı ve olduğu yerde kaldı. Dışarıdan bir süre daha Mehmet’in sesi geldi; önce bağırdı, sonra yalvardı, ardından tehdit etmeye başladı. Kelimeleri kapının arkasında birbirine karıştı. Bir müddet sonra apartman boşluğuna sessizlik çöktü.
Zeynep banyoya geçti, musluğu açtı. Akan suyun sesi içinde ilk kez iki yılın ardından ağladı; ama bu defa kederden değil, omuzlarından kalkmış ağır bir yükün hafiflemesinden.
Ertesi gün gerçekten avukata gitti ve boşanma sürecini başlattı. Bir hafta sonra ise o gece sabaha karşı tamamladığı proje taslağı, ajansın o güne dek aldığı en büyük anlaşmayı getirdi. Müdürü, hiç tereddüt etmeden ona sanat yönetmenliği görevini teklif etti.
Mehmet aylar boyunca geri dönmeye çalıştı. Aradı, mesajlar gönderdi, iş yerinin yakınlarında karşısına çıkmak için bekledi. Değişeceğini, çalışmaya başlayacağını, eskisi gibi olacağını tekrar tekrar söyledi.
Fakat Zeynep o akşamı unutmadı. Telefonda duyduğu o buyurgan sesi hatırladı: “Nerede sürtüyorsun?” Yıllarca içine attığı aşağılanmaları, baskıları, yok sayılmayı tek tek anımsadı.
Sonunda şunu kabul etti: Bir zamanlar tanıdığını sandığı Mehmet artık yoktu. Belki de hiçbir zaman var olmamıştı. Belki yalnızca bir maskenin arkasında saklanmış, para ve güç eline geçince de o maske düşmüştü.
Boşanmadan bir yıl sonra Zeynep şehir merkezinde küçük ama aydınlık bir daire aldı. İşinde yükseldi. Sonra hayatına, düşüncesini soran, yaptığı işe ilgi duyan ve sesini asla ona karşı yükseltmeyen biri girdi.
Mehmet ise bir daha doğru düzgün bir iş tutturamadı. Zeynep onunla ilgili son haberi ortak tanıdıklardan duydu: Küçük bir firmada kurye olarak çalışıyordu ve hâlâ eski çalışma arkadaşından intikam almanın hesaplarını yapıyordu.
Zeynep artık geceleri yastığa yüzünü gömüp ağlamıyordu. Ve yıllar sonra ilk kez kendi hayatını bir erkeğin kaprislerinin önüne koyduğu o akşamdan hiç pişmanlık duymadı.
Bazen eski evlerinin önünden geçerken, vaktiyle sevdiği Mehmet aklına gelirdi. İçini burkan şey biten evliliği değildi; bir insanın nasıl bu kadar değişebildiğini görmekti. Paranın ve yetkinin seven bir eşi nasıl zorba birine çevirebildiğini, bunları kaybetmenin de insanı nasıl kinle dolu bir kaybedene dönüştürebildiğini düşünürdü.
Ama artık başkalarının hırsları ve yaraları uğruna kendinden vazgeçmeye niyeti yoktu. Kendi değerini bilmeyi öğrenmişti. Bütün bu yaşananlardan geriye kalan en önemli ders de buydu.
Zeynep, akşamın erken saatlerinde şehrin ışıkları arasından yeni evine doğru yürüdü. Orada onu sıcak bir yemek, güzel bir kitap ve huzurlu bir sessizlik bekliyordu. Kimsenin bağırmadığı, emir vermediği, onu küçültmediği bir yerdi orası.
Ve Zeynep, sonunda özgürdü.
