Derken ortak tanıdıklarımızdan da iletiler gelmeye başladı.
Eskiden eşli dostlu görüştüğümüz, bir zamanlar yakın arkadaşım saydığım Derya yazmıştı:
“Elif, belki de biraz suç sende değil midir? Adam o işi kurmak için yıllarca kendini paraladı, sen ise evde oturdun. Erkekler bunu kolay kolay unutmaz.”
Mesajı okudum, konuşma penceresini kapattım.
Cevap yazmadım.
Söyleyecek sözüm olmadığından değil; ne desem boşuna olacağını bildiğimden.
Akşam yemeğinde telefonuma baktıkça yüzümün aldığı hâli annem fark etti. Önümdeki tabağı biraz daha yaklaştırdı. İçinde çocukluğumdaki gibi sıcak, kabarmış pişiler vardı.
“Bırak artık şu saçmalıkları okumayı. Kendi kendini üzüyorsun.”
“Anne, herkes onu benim terk ettiğimi sanıyor. Murat öyle anlatmış.”
“O zaman doğrusunu yaz. Herkese anlat.”
“Hayır. Bırak bunu avukatım anlatsın. Mahkemede.”
Annem başını iki yana salladı ama başka bir şey demedi.
Onun dünyasında avukata gitmek, dava açmak, resmî yollardan hakkını aramak aile denen şeyin içine pek sığmazdı. Ona göre yuva demek; sabretmek, affetmek, sineye çekmekti.
Babamla kırk yıl böyle yaşamış, sonunda da buna razı olmuştu.
Ama babamın, Murat’tan farklı olarak, ayrılığın ikinci günü kapının kilidini değiştirecek kadar yüzsüzleşmediğini de biliyordum.
Üçüncü gün Ahmet Bey aradı.
“Elif Hanım,” dedi, sesi her zamanki gibi ölçülüydü. “Belgeleri inceledim. Daire altmış üç metrekare görünüyor. Resmî değer yaklaşık iki milyon otuz bin lira. Bunun yarısı sizin payınız. BMW X3’ün bugünkü piyasa bedeli aşağı yukarı bir milyon yüz yirmi bin lira; onun da yarısı size ait. M-İnşaat Limited Şirketi’nin de fena olmayan bir cirosu var. İlk incelemeye göre oradaki hakkınız yaklaşık beş yüz yirmi beş bin lira. Şimdilik görünen yasal payınız toplamda bir milyon altı yüz kırk beş bin lira civarında.”
Bir milyon altı yüz kırk beş bin lira.
Rakamı içimden tekrar ettim.
Murat, kapının önüne hiçbir değeri olmayan bir şeyi koyduğunu sanmıştı.
Oysa onun gözünde “hiç” olan şeyin hukuk önünde bir karşılığı vardı: bir milyon altı yüz kırk beş bin lira.
“Buna nafaka meselesi de eklenecek,” diye devam etti Ahmet Bey. “İki küçük çocuk için aylık gelirinin yüzde otuz üçünü ödemek zorunda. Gelirini şirket üzerinden düşük göstermeye kalkarsa mahkemeden sabit bir tutar belirlenmesini isteyebiliriz.”
“Ne zaman başvuruyoruz?”
“Dosyayı hazırlıyorum. Yarın dilekçeyi vereceğim.”
Teşekkür ettim ve telefonu kapattım.
Daha elimden bırakmamıştım ki telefon yeniden çalmaya başladı.
Arayan Zeynep’ti.
“Merhaba anne…” Sesi kısılmış gibiydi. “Anne, sana bir şey sorabilir miyim?”
Sanki soracağı şey yüzünden bana kızdırmaktan çekiniyordu.
“Elbette sor, Zeynepciğim.”
“Merve teyze… babamın arkadaşı mı? Bizim evde kaldı. Akşam geldi, sonra gitmedi. Babam onun iş arkadaşı olduğunu söyledi.”
Telefonu kulağıma daha sıkı bastırdım, gözlerimi kapattım.
Merve teyze.
İş arkadaşı.
Geceyi bizim evde geçirmişti.
Karısını evden kovmasının üzerinden üç gün geçmişti ve Murat şimdiden başka bir kadını bizim yuvamıza sokmuştu.
Üstelik birlikte borcunu ödediğimiz o daireye.
On iki yıl boyunca uyuduğum yatağın bulunduğu eve.
“Zeynepciğim,” dedim, sesimin titrememesine çalışarak. “Her şey düzelecek. Seni de Kerem’i de çok yakında alacağım. Çok yakında.”
Konuşmayı bitirince annemin balkonuna çıktım.
Mart ayıydı. Hava hâlâ keskin bir soğuk taşıyordu. Islak asfalt kokusu, aşağıda birinin yaktığı kuru dalların acı kokusuna karışmıştı.
Ellerimi balkon demirine koydum.
Metal buz gibiydi. Garip bir şekilde o soğukluk zihnimi toparlamama yardım ediyordu.
On iki yıl boyunca o yatakta uyumuştum. O mutfakta yemek yapmış, o çamaşır makinesinde onun gömleklerini yıkamıştım.
Yerleri silmiştim. Evin alışverişini planlamıştım. Zeynep’in doktor randevularını ben almıştım. Kerem’i konuşma terapistine ben götürmüştüm.
Her günüm, bir fabrikada vardiyaya girmek gibiydi; tek farkı maaşımın da iznimin de olmamasıydı.
Ama o, üç gün içinde başka bir kadını eve getirmiş ve sekiz yaşındaki kızımıza onu “iş arkadaşı” diye tanıtmıştı.
İnan, ben gerçekten uğraştım.
Murat’ın değişmeye başladığı son iki yıl boyunca ona ulaşmaya çalıştım. Kapattığı her kapıyı tekrar tekrar çaldım.
“Konuşalım,” dedim. “Ne oluyor? Aramızda ne değişti?”
O ise her seferinde aynı duvar gibi cevabı verdi:
“Bir şey yok. Kuruntu yapmayı bırak.”
Aile danışmanına gitmeyi önerdim.
Güldü.
“Ben deli miyim?” dedi.
Bir gün işe girmek istediğimi söyledim.
“Ne gerek var?” diye karşılık verdi. “Ben yeterince kazanıyorum. Sen evde otur.”
Ben de kaldım.
Çünkü daire onun sayılıyordu.
Araba onun adına görünüyordu.
Para onun elindeydi.
Ben ise sadece onun soyadına eklenmiş sessiz bir ayrıntıydım.
Geri dönmek mi?
Hayır.
Affetmek mi?
Hayır.
Odaya geri girdim, Ahmet Bey’i aradım ve sadece üç kelime söyledim:
“Hepsi için başvurun.”
Bir hafta sonra Murat, dünyasını altüst edecek o resmî zarfı eline alacaktı.
Bunu henüz bilmiyordu.
Ahmet Bey, Murat’ı üçüncü gün aradı.
Ben de yanındaydım. Avukat, konuşmayı hoparlöre alacağını önceden söylemişti; böylece olup biteni ben de duyabilecektim.
Telefon iki kez çaldı.
Sonra üçüncü kez.
Murat, neşeli ve rahat bir sesle açtı. Başına tatsız bir şey geleceğini hiç beklemediği belliydi.
“Alo?”
“İyi günler. Murat Bey’le mi görüşüyorum?”
“Evet. Kimsiniz?”
“Ben Ahmet Yılmaz. Eşiniz Elif Hanım’ın vekiliyim. Sizi, evlilik birliği içinde edinilen malların paylaşımı için dava açıldığından haberdar etmek üzere arıyorum.”
Hat sessizleşti.
Üç saniye geçti.
Sonra dört.
Murat’ın yutkunduğunu duydum. Hoparlörden bile açıkça işitilmişti.
“Ne… ne davası?”
“Daire, 2016 yılında evliliğiniz devam ederken alınmış. Bu nedenle edinilmiş mal kapsamındadır. 2023’te sizin adınıza tescil edilen BMW X3 de aynı şekilde ortak mal sayılır. Yine 2023’te kurulan M-İnşaat Limited Şirketi, evlilik süresince biriktirilmiş yaklaşık beş yüz yirmi beş bin liralık ortak kaynakla faaliyete geçirilmiş. Eşinizin bu varlıklar üzerinde yasal hakkı bulunuyor.”
Bir sessizlik daha oldu.
“Bir dakika,” dedi Murat, sesi bir anda sertleşmişti. “O daire benim. Ödemeleri ben yaptım. Konut kredisini ben kapattım!”
“Kredi taksitleri evlilik devam ederken aile bütçesinden ödenmiş,” dedi Ahmet Bey sakinliğini bozmadan. “Türk Medeni Kanunu’nun ilgili hükümlerine göre, evlilik içinde edinilen mallar, tapu ya da ruhsat kimin adına olursa olsun ortak mal kabul edilir. Ardından Ahmet Bey, hesaplanan payın değerine geçti.”
