“Eşyalarını toparla” dedi Murat, valizi kapının yanına bırakıp kollarını göğsünde kavuşturarak duvara yaslanırken

Hikâyeler
Bu karar acımasız, haksız ve utanç verici.

“Eşinizin bu taşınmazdaki payının bugünkü karşılığı yaklaşık bir milyon altı yüz kırk beş bin lira ediyor. Bunun yanında, reşit olmayan iki çocuğunuz için gelirinizin yüzde otuz üçü oranında nafaka talep edilecek. Dava dilekçesi verildi. Tebligat, kayıtlı adresinize gönderilecek.”

Ahmet Bey’in bürosunda, pencerenin yanındaki koltukta oturuyordum. Avucumu dizimin üstüne bastırmış, telefonun öbür ucunda Murat’ın nasıl güçlükle nefes aldığını dinliyordum.

Bu nefes darlığı yorgunluktan değildi.

Anlamış olmanın ağırlığındandı.

Onun “yeni başlangıç” dediği şeyin hiç de tertemiz bir sayfa olmadığını anlamıştı.

O sayfanın üzerinde rakamlar vardı.

Hem de büyük rakamlar.

Murat konuşmayı bitirdi.

Ahmet Bey, hiçbir telaş göstermeden gözlüğünü çıkardı, masanın üzerine bıraktı.

“Beklediğim tepki buydu,” dedi sakince. “Bir iki saat içinde tekrar arar. Bu defa seni arayacak.”

Kırk dakika sonra telefonum titredi.

Ekranda Murat’ın adı belirdi.

Üç gündür ilk kez beni kendisi arıyordu.

Üç gün boyunca tek bir mesaj yazmamıştı. Çocukları sormamıştı. Nerede kaldığımızı, ne yiyip içtiğimizi, iyi olup olmadığımızı merak etmemişti.

Ama şimdi arıyordu.

Açtım.

“Elif…” Sesi bambaşkaydı. Ne o buyurgan ton kalmıştı ne tepeden bakan hâli. Parmak şıklatır gibi emir veren adam gitmiş, yerine aceleyle ve alçak sesle konuşan biri gelmişti. “Elif, sen ne yapıyorsun? Avukat ne demek? Dava ne demek? Biz insan gibi konuşabiliriz. Yetişkin iki insanız sonuçta. Böyle mahkemeyle, avukatla olacak iş mi bu? Gel, buluşalım. Oturalım, her şeyi konuşalım. Belki ben… belki biraz kendimi kaybettim. Kendi aramızda hallederiz. Avukata ne gerek var?”

Üç gün önce valizimi kapının yanına koyan oydu.

Gidip gitmek istemediğimi sormamıştı.

Konuşmayı teklif etmemişti.

“Belki kendimi kaybettim,” dememişti.

Sadece, “Eşyalarını topla,” demişti.

Ben de toplamıştım.

Şimdi ise “insan gibi konuşmak” istiyordu.

Saatimin kayışını düzelttim.

Başımı kaldırıp Ahmet Bey’e baktım. O da sessizce, hafifçe başını eğerek onay verdi.

“Hayır, Murat,” dedim. “Bundan sonra her şey avukatım aracılığıyla yürüyecek.”

Sonra telefonu kapattım.

Ahmet Bey yerinden kalktı, kahve makinesinin yanına gitti ve düğmeye bastı.

Taze kahvenin kokusu odaya yayıldı.

Onun için sıradan bir iş günüydü.

Sıradan bir telefon görüşmesi.

Sıradan bir dava dosyası.

Benim içinse koca bir devrimdi.

On iki yıl boyunca “kimse” sayılmıştım.

Ev kadını, aşçı, çamaşırcı, temizlikçi, çocuk bakıcısı… Hepsi bendim. Ücretsizdim. Sözleşmesizdim. Güvencem yoktu. Her şey güvene dayanıyordu.

Murat ise o güveni sıradan bir salı günü, valizimi kapının önüne koyarak bir çırpıda silip atmıştı.

Telefonum yeniden titredi.

Murat’tan mesaj gelmişti:

Elif, lütfen mahkemeye gitmeyelim. Sana zarar vermek istemedim. Ne kadar istersen para veririm. Yeter ki avukatları işin içine sokma.

Cevap yazmadım.

Telefonu çantama koydum.

Annemin evine dönerken otobüste cam kenarına oturdum, dışarıyı seyrettim.

Duraklardan birinde bir kadın, Kerem yaşlarında bir çocuğun elini tutuyordu. Çocuk dondurma istediği için mızmızlanıyordu.

Sıradan bir hayat akıp gidiyordu.

Benim hayatım ise artık sıradan değildi.

Annem kapıyı açar açmaz yüzüme baktı.

“Ee?” dedi. “Ne söyledi?”

“Avukatsız konuşmak istediğini söyledi.”

Annem ellerini iki yana açtı.

“Bak işte! Demek ki aklı başına gelmiş. Belki gerçekten oturup konuşmanız daha iyi olur.”

“Mama,” dedim yorgun bir sesle, “üç gün boyunca beni aramadı. Üç gün boyunca nerede olduğumu, çocukların nasıl olduğunu umursamadı. Ancak dava açıldığını öğrenince telefon etti. O beni kaybetmekten korkmuyor. Parasını kaybetmekten korkuyor.”

Annemin yüzündeki ifade değişti. Bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra sustu.

O akşam Zeynep’i aradım ve telefonu Kerem’e vermesini istedim.

“Anne, bizi ne zaman alacaksın?” diye sordu oğlum. Sesi uykulu, kırgın ve küçücüktü.

“Çok yakında, canım benim,” dedim. “Gerçekten çok yakında.”

Sonra annemin yatağına uzandım.

Tavana baktım. Bembeyazdı; köşeye yakın yerde küçücük bir çizik vardı. Ben on beş yaşındayken kalmıştı o iz.

Annemin evi hiç değişmemişti.

Benim hayatım ise baştan aşağı yerinden oynamıştı.

Telefonumun ekranı yeniden aydınlandı.

Murat’tan bir mesaj daha:

Sana para vereceğim. Ne kadar istersen. Yeter ki avukatları karıştırma.

Demek, istediğim kadar para verecekti.

Oysa yasaya göre bana düşen pay yaklaşık bir milyon altı yüz kırk beş bin liraydı.

Kendi kendime düşündüm: Acaba onun “ne kadar istersen” dediği miktar, kanunen hakkım olan tutarla aynı yere varır mıydı?

Sanmıyordum.

Ama bu artık benim meselem değildi.

Bu Ahmet Bey’in meselesiydi.

Ve mahkemenin.

Bir hafta geçti.

Murat her gün yazdı.

Başlarda mesajları kısaydı:

Beni ara.

Sonra cümleleri uzamaya başladı:

Elif, mahkemeye ne gerek var? Biz aramızda anlaşabiliriz.

Daha sonra neredeyse yalvarır gibi yazmaya başladı:

Hatalı olduğumu anlıyorum. Kendimi kaybettim. Gel buluşalım, konuşalım. Orta yolu bulmaya hazırım.

Orta yol.

Üç gün önce valizimi kapıya koyup bana gitmemi söyleyen adam, şimdi orta yol arıyordu.

Cevap vermedim.

Her mesajı sessizlikle karşıladım.

İsterse Ahmet Bey’le konuşabilirdi.

Yanlış yaptığını avukata anlatabilirdi.

Uzlaşma tekliflerini, Medeni Kanun’un ilgili maddelerini ezbere bilen gözlüklü adama sunabilirdi.

Murat’ın paylaşım hesabındaki hikâyeler de birer birer kayboldu.

“Özgürlük” fotoğrafları silindi.

“Merve teyze” artık geceleri orada kalmıyordu. Bunu bana Zeynep söyledi.

Murat eve vaktinde gelmeye başlamıştı. Çocuklara akşam yemeği hazırlıyor, Kerem’i anaokuluna götürüyordu.

Sanki birdenbire, yıllardır olması gereken o kocaya dönüşmüştü.

Ama kapı kilitlerini eski hâline getirmemişti.

Bana anahtar da vermemişti.

Ben annemin evinde kaldım. Limonlu çay içtim ve hesap yaptım.

On iki yıl.

Dört bin üç yüz seksen gün.

Kahvaltılar, öğle yemekleri, akşam sofraları.

Çamaşırlar, ütüler, silinip süpürülen odalar.

Okul yolları, halk oyunları kursu, konuşma terapisi randevuları.

Hepsi karşılıksızdı.

Tatilsizdi.

Hastalık izinsizdi.

Teşekkürsüzdü.

O, bana artık ihtiyacı kalmadığına karar verdiğinde, valizimi kapının önüne koyması yeterli olmuştu.

Geçmişini evden çıkardığını sanmıştı.

Ama geçmişi, geleceğinden çok daha pahalıya mal olmuştu.

Tam bir milyon altı yüz kırk beş bin lira kadar pahalıya.

Şimdi ona acımalı mıydım, yoksa son kuruşuna kadar ödetmeli miydim?

Şükrüye'nin Penceresinden