“Elif, sakın yanlış anlayıp gücenme ama annem yazlığı Mehmet’in üzerine bırakmaya karar vermiş” dedi Ayşe, Elif kapının eşiğinde donup kaldı

Hikâyeler
Sofranın utanç dolu, adaletsiz sessizliği çökmüştü.

O tek, kısacık bakış Elif’in gerçeği anlamasına yetti.

Mehmet masanın üzerindeki şişeye uzandı; ama elinin ayarını tutturamadı, yanında duran bardağa çarptı. Bardaktaki su örtünün üzerine yayıldı, ince bir çizgi hâlinde dosyaya doğru akmaya başladı. Fatma telaşla bir çığlık attı, kâğıtları kaptığı gibi kaldırdı. Ayşe de peçeteleri alıp suyu toplamaya girişti.

Mehmet sıkıntıyla homurdandı:

— İşte başladı yine. İnsan gibi oturup yemek bile yiyemedik.

Elif gözlerini ondan ayırmadan sordu:

— Bunları ona sen mi anlattın?

— Neyi anlatmışım?

— Evi sen almışsın gibi konuşmanı.

— Ben öyle bir şey söylemedim!

Ayşe, elindeki ıslak peçeteyi sıkar gibi buruşturdu.

— Söyledin, Mehmet. Her yükü senin taşıdığını, Elif’in o zaman doğru dürüst para kazanmadığını sen anlattın.

Mehmet, kız kardeşine öyle bir baktı ki sanki Ayşe bir anda karşı cepheye geçmişti.

— Ben onun para kazanmadığını söylemedim.

— Mehmet, “Tek başıma çabaladım,” dedin. Hatırlıyorum. Annem de o kadar büyük borca girdiğiniz için çok dertlenmişti.

— Öyle bir şey olmadı.

Fatma, kâğıtları pencere kenarına bırakırken alçak sesle konuştu:

— Oldu oğlum. Bana, Elif’in işe yeni alıştığını, bu yüzden ödemeleri bir süre senin üstleneceğini söylemiştin.

Elif parmağını masanın kenarında kalan ıslaklığın üzerinde gezdirdi. Mehmet hemen bir peçete kapıp çoktan kurumuş bir yeri silmeye başladı.

— O zaman kendimi yanlış ifade etmiş olabilirim, — dedi. — Zaten hâlim hiç iyi değildi, düzgün bir işim de yoktu.

Elif’in sesi daha da soğudu.

— Senin işsiz kaldığın süre dört aydı. Biz evi bundan bir yıl sonra aldık.

— Ee, şimdi ne olacak? Tarih mi tutacağız?

— Ben, bunu ne kadar zamandır anlattığını anlamaya çalışıyorum.

— Ben kimseye bir şey anlatmadım. Anneme bir kere bir şey söyledim, o da yanlış anlamış.

Fatma başını kaldırdı.

— Ben gayet iyi anladım, Mehmet. “Evi ben alıyorum, Elif de gücü yettiğince destek oluyor,” dedin.

— Anne, sen de şimdi…

— Ben ne? — Kadının sesi inceldi. — Ben herkese oğlumun ne kadar gayretli olduğunu anlatıp duruyorum.

Ayşe ıslanmış peçeteleri boş tabağa attı.

— Hepiniz de üstüne gidiyorsunuz. Adam annesine, “İdare ediyorum,” demişse ne var bunda? “Karım benim yerime ödüyor,” mu diyecekti?

Elif başını yavaşça ona çevirdi.

— Benim onun yerine ödediğimi neden varsayıyorsun?

— Çünkü bir erkeğin evini geçindirmesi kulağa normal geliyor. Karısının herkesin içinde hesap makinesi çıkarıp pay biçmesi değil.

— Ben daha hiçbir hesap çıkarmadım.

Mehmet fırsatı yakalamış gibi araya girdi:

— Aynen öyle. O yüzden burada kapatalım.

Dosyaya uzanıp kâğıtları toplamaya başladı; sanki annesinin kararı çoktan verilmiş de onun hemen devreye girmesi gerekiyormuş gibi. Elif, yapraklardan birinin üzerine avucunu koydu.

— Bir dakika.

— Daha ne var?

— Arabayı da sen mi aldın?

Mehmet’in eli havada kaldı.

— Arabanın bununla ne ilgisi var?

— Ayşe yazın bağ evinde, “Mehmet sonunda kendine güzel bir araba alabildi,” demişti. O zaman söz gelişi söyledi sandım. Ama şimdi ne demek istediğini anlıyorum.

Ayşe omuz silkti.

— Alabildi işte, ne olmuş? Sonuçta aynı evde yaşıyorsunuz.

— O para benim paramdı.

Mehmet sandalyesine yaslandı, yüzünü buruşturdu.

— Yine başladık. Benim param, senin paran… Sen değil miydin hep “Bizde her şey ortak,” diyen?

— Ortak zaten.

— O zaman fark nerede?

— Fark çok büyük. Sen kendi ailene her şeyi tek başına yapmış gibi anlattıysan, bu doğru değil.

— Ben kimseye böyle bir şey anlatmadım!

Fatma araya girdi:

— Mehmet, bana eski arabayı iyi fiyata sattığını, üstüne de kendi birikimini koyup yenisini aldığını söylemiştin.

Mehmet gözlerini kapattı, iki parmağıyla burnunun kökünü ovuşturdu.

— Anne, paranın nereden geldiğini sana tek tek açıklamak zorunda değildim.

Elif’in sesi neredeyse fısıltı gibiydi:

— Ama açıklamışsın. Üstelik yalan söyleyerek.

— Ne yalanı? Araba ailede. Ben kullanıyorum. Parayı kimin gönderdiğinin ne önemi var?

— O zaman neden o paranın bana ait olduğunu söylemedin?

Mehmet ağzını açtı, fakat ondan önce Ayşe konuştu:

— Çünkü bu küçük düşürücü…

Fatma kızına döndü.

— Ne küçük düşürücü?

— Bir adamın parasız kalması, kadının her şeyi ödemesi. Hepiniz anlamıyormuş gibi davranmayın.

Elif bu kez Mehmet’e baktı. Mehmet, kız kardeşinin sözlerine karşı çıkmadı. Önündeki bardağı yeniden eline aldı; içinde neredeyse su kalmamıştı.

Elif ağır ağır konuştu:

— Demek bu küçük düşürücüydü. Peki, benim senin paranla geçinen biriymişim gibi gösterilmem küçük düşürücü değil miydi?

— Kimse senin benim paramla yaşadığını söylemedi!

— Az önce annen, beni senin geçindirdiğini söyledi.

— Onu annem söyledi.

— Çünkü sen ona öyle anlatmışsın!

— Elif, aynı şeyin etrafında dönüp durmayı bırak. Kendimi yanlış anlatmış olabileceğimi söyledim ya.

— Kaç kere? Söyle. Kaç kere böyle anlattın?

Mehmet birden ayağa kalktı. Sandalye geriye kayıp duvara çarptı; Fatma irkilerek yerinden doğrulur gibi oldu.

— Nereden bileyim kaç kere! — diye patladı Mehmet. — Şimdi benden ne duymak istiyorsun? Kötü biri olduğumu mu? Evini elinden çaldığımı mı?

— Ben neden yaptığını duymak istiyorum. Neden?

— Bilerek bir şey yapmadım!

— O zaman şimdi düzelt.

Mehmet, elini sandalyenin arkalığına dayamış hâlde donup kaldı.

— Neyi düzelteyim?

— Hepsini. Annene söyle. İlk peşinatı kim verdi, senin borcunu kim kapattı, arabayı kim aldı… Hepsini söyle.

— Annemin doğum gününde oturup bunları tek tek saymayı gerçekten istiyor musun?

— Senin başarılarını saymaya başlayan ben değildim.

Ayşe dikleşti, yüzü kızarmıştı.

— Şimdi her şey belli oldu. Sen onu küçük düşürmek için fırsat kolluyormuşsun.

Mehmet sertçe uyardı:

— Ayşe, karışma.

— Hayır, söyleyeceğim. Annem bağ evini onun üzerine geçirmek istiyor ya, işte bütün mesele bu. Hemen başladın: Ev benim, araba benim, para benim. Ne kadar da uygun bir zamanlama!

Elif birkaç saniye boyunca Ayşe’ye baktı; duyduğu sözlerin ne anlama geldiğini kavramakta zorlanıyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden