“Kendi evi olsun istiyorum” dedi, Elif şaşkınlıkla sustu

Hikâyeler
Kabullenilemez bir haksızlık, ruhumu sarsıyor.

Dördüncü gün, ilanlardan birinin peşine düşüp evi görmeye gitti. Daire avuç içi kadardı; duvarlarda küçük çiçek desenli solgun kâğıtlar, yerde her adımda inleyen eski parkeler vardı. Yine de Elif’in aradığı en önemli şey oradaydı: sükûnet. Arkasından tıslayan biri yoktu. Aynı deftere başkalarının parasını hesap kalemi gibi yazan kimse yoktu.

Akşam olunca fotoğrafları Mert’e gösterdi.

— Bak, burası. Kirası otuz iki bin lira. Semti fena değil. Market hemen karşı kaldırımda. On gün sonra taşınmaya izin veriyorlar.

Mert ekrana baktı, sonra yüzünü Elif’e çevirdi.

— Elif, sen bunu ciddi ciddi mi söylüyorsun?

— Son derece ciddiyim. Kapora da verdim.

— Bana sormadan mı?

— Mert, beş gün önce bunu seninle konuştum. Annenle konuşacağını söyledin. Konuştun mu?

Araya ağır bir sessizlik girdi. Mert gözlerini kaçırdı.

— Başladım aslında. Ama dinlemek istemedi.

— İşte mesele de bu. Ben de artık beklemek istemedim.

— Böyle bir karar ikimizin ortak kararı olmalıydı.

— O zaman şimdi ortak kararımız yap. Şu anda. Ya birlikte taşınırız ya da ben tek başıma giderim. Üçüncü bir yol yok.

Mert uzun uzun ona baktı. Bakışlarında bu kez kırgınlıktan çok başka bir şey vardı; kızgınlık da değildi bu. Karşısında, hayatının başkalarının ağzından çıkacak bir söze bağlı kalmasına razı olmayan, beklemekten yorulmuş bir kadın durduğunu görüyordu.

Sonunda alçak bir sesle konuştu:

— Tamam. Taşınıyoruz.

Ayşe bu kararı ertesi gün öğrendi. Üstelik Mert’ten değil; odanın ortasında karton kutulara eşyalarını yerleştiren Elif’ten.

Kapının eşiğinde dikildi.

— Bu ne şimdi?

Elif arkasına bile dönmeden yanıt verdi:

— Toparlanıyoruz. Bir ev tuttuk. Haftaya geçeceğiz.

— Oğlumu benden alıp götürüyorsun, öyle mi?

— Ben kimseyi bir yere götürmüyorum. Mert kendi kararını verdi. İsterseniz ona sorun.

— Ben sana soruyorum! Bütün bunları sen ayarladın. Onu bana karşı sen doldurdun!

Elif bir gömleği katlayıp kutuya koydu, sonra sakin bir sesle konuştu:

— Ayşe Hanım, siz bize bir şart koştunuz. Ben de o şartı kabul ettim. Bunda anlaşılmayacak ne var?

— Her şey anlaşılmayacak kadar yanlış! Ben senin aklını başına alacağını sandım. Sizin için neler yaptığımı görürsün diye düşündüm!

— Siz bizim için ne yaptıysanız, biz de sizin için onu yaptık. Hesap kapandı. Bundan sonra yollarımız ayrılıyor; herkes kendi düzeninden sorumlu olacak.

Ayşe kapıdan çekilmedi. Öylece duruyor, Elif de onun zihninin nasıl çalıştığını neredeyse yüzünden okuyabiliyordu. Bir yol arıyor, bir açık kapı bulmaya çalışıyor, elinde tutabileceği son bir ip arıyordu.

O ip üç gün sonra bulundu.

Elif akşam eve geldiğinde mutfakta iki kişi vardı. Ayşe masanın baş köşesine oturmuştu. Yanında da Zeynep duruyordu; incecik, gözleri kıpkırmızı, üstünde bol gelmiş eski bir kazakla. Bütün günü ağlayarak geçirmiş gibi görünüyordu. Elif’in içinden bir anlık acıma geçti; fakat yalnızca bir an sürdü.

Zeynep başını kaldırdı.

— Elif abla… Annem anlattı. Senden böyle bir şey istediğini bilmiyordum. Çok utanıyorum.

Ayşe hemen araya girdi:

— Utanacak bir şeyin yok. Yardım istemek senin hakkın. Sen bu ailenin evladısın.

Zeynep yutkundu, sesi titredi:

— Elif abla, biliyorum, kulağa çok kötü geliyor. Ama gerçekten gidecek yerim yok. Kaldığım oda berbat. Duvarlar rutubet içinde, komşuların gürültüsünden geceleri uyuyamıyorum. Eğer sen… hiç değilse bir kısmını…

Elif sandalyeyi çekip karşılarına oturdu.

— Zeynep, zor durumda olmana gerçekten üzülüyorum. Bunu içten söylüyorum. Ama senin meseleni kendi paramla çözemem. Çünkü bu bir çözüm olmaz. Diyelim ki eve girdin, bir yıl sonra ödemeler senin omzuna binecek. O zaman kim karşılayacak?

— Ben bir iş bulurum…

— Üç yıldır arıyorsun.

Ayşe avucunu masaya vurdu.

— Elif! Yeter artık! Benim evimde kızımı aşağılamana izin vermem!

— Aşağılamıyorum. Herkesin bildiği ama kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyi söylüyorum.

Zeynep fısıltıyla konuştu:

— Çok acımasızsın.

Elif’in sesi yumuşak ama kesindi.

— Hayır. Dürüstüm. Dürüstlük bazen daha çok acıtır; ama insanı oyalanmaktan kurtarır.

Ayşe yerinden kalktı. Yüzü öfkeden kızarmıştı.

— O zaman son kez soruyorum. Ya yardım edersin ya da ikiniz de bu evden çıkıp gidersiniz. Öz kardeşi yerine dışarıdan gelmiş bir kadını seçen oğla benim ihtiyacım yok.

Mutfak bir anda buz kesti. Zeynep gözlerini masadan ayırmıyordu. Ayşe ise Elif’e bakıyordu; meydan okuyan, köşeye sıkıştırdığını sanan bir bakışla. Tam o sırada koridordan ayak sesleri duyuldu.

Mert kapının yanında duruyordu. Her şeyi işitmişti. En azından anlamasına yetecek kadarını.

— Anne, — dedi sessizce. — Biz gidiyoruz.

Ayşe’nin yüzü değişti.

— Mert…

— Gidiyoruz. Elif istediği için değil. Ben böyle karar verdiğim için. Sen bize şart koşuyorsun; ben de o şartı kabul ediyorum. Bize ihtiyacın yoksa, peki. Biz de kendi yolumuza bakarız.

— Sen ailene ihanet ediyorsun!

— Hayır. Ben kendi ailemi koruyorum. Kendi kurduğum aileyi. Eğer sen buna ihanet diyorsan, demek ki bu kelimeyi farklı anlıyoruz.

Zeynep ağlamaya başladı; sessiz, kırık dökük, yüzünü kolunun içine saklayarak. Ayşe ise donup kalmıştı. Ağzı aralık, gözleri büyümüş; sanki uçurumun kıyısına kadar yürümüş de ayaklarının altındaki toprağın çoktan bittiğini o an fark etmiş gibiydi.

Elif tek kelime etmeden Mert’in elini tuttu. Birlikte odalarına geçtiler ve kapıyı arkalarından kapattılar. Elif alnını onun omzuna dayadı. İçinde, nefes almasını engelleyen sıkı bir düğüm vardı; o düğüm ilk kez gevşedi.

— Teşekkür ederim, — diye fısıldadı.

Şükrüye'nin Penceresinden