“Kendi evi olsun istiyorum” dedi, Elif şaşkınlıkla sustu

Hikâyeler
Kabullenilemez bir haksızlık, ruhumu sarsıyor.

— Bir şey değil, — dedi Mert alçak sesle. — Bunu çok daha önce yapmalıydım.

Altı gün sonra taşındılar.

Yeni tuttukları ev, eski ahşabın ağır kokusuyla yeni badananın ferahlığını aynı anda taşıyordu. Ev sahibi, teslim etmeden önce tavanı elden geçirmişti. Duvarlarda küçük çiçek desenli kâğıtlar vardı; banyosu daracık, mutfağı ise ancak dört metrekare kadardı. Ama Elif kapıyı kapatıp anahtarı kilitte çevirdiği anda duyulan o kısa “çıt” sesi, ona dünyadaki en güzel ezgi gibi geldi.

Mert etrafına bakındı.

— Biraz küçük, — dedi.

Elif başını salladı.

— Küçük, evet. Ama sessiz.

Mert gülümsedi. İçinde tabak çanak olan koliyi yere bıraktı, sonra karısını kollarının arasına aldı. Boş odanın ortasında, kolilerin, poşetlerin, yarım açılmış paketlerin arasında öylece durdular. Hiç konuşmadılar. Çünkü o an söylenecek bir söz yoktu; sessizlik, ikisinin de içinden geçenleri anlatmaya yetiyordu.

İlk hafta beklediklerinden daha hafif geçti. Sabahları Elif kahvesini yapıyor, karşısına kimse oturup defter açmıyor, hesap kitap dökmüyordu. Akşamları sofraya yalnızca ikisi oturuyor, odanın havası dile getirilmemiş sitemlerle ağırlaşmıyordu. Elif, Mert’in bu kadar kararlı kalabileceğini tahmin etmemişti. Mert annesini aramadı, kendini savunmaya çalışmadı, geriye dönüp bakmadı.

Ayşe onuncu gün telefon etti. Sesi, Elif’in alıştığı o buyurgan, emreden tondan uzaktı. Daha yumuşak değil belki, ama eskisi kadar keskin de değildi.

— Mert, benim… annen.

— Evet anne, dinliyorum.

— Nasılsınız orada?

— İyiyiz. Yerleştik sayılır.

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Ayşe, kelimeleri seçerek konuştu:

— İyi… Ben şey diyecektim. Belki hepimiz biraz fazla sert davrandık. Belki geri dönersiniz diye düşündüm.

Mert, Elif’e baktı. Elif sakince başını iki yana salladı. Yüzünde öfke yoktu; yalnızca netlik vardı.

— Hayır anne, dönmeyeceğiz. Ama istersen görüşebiliriz. Düzgünce. Şart koşmadan, tehdit etmeden.

Ayşe bir süre cevap vermedi. Sonra aynı kelimeleri sanki ilk kez tadıyormuş gibi tekrarladı:

— Şart koşmadan…

Sesinde tuhaf bir şey belirmişti. Pişmanlık değildi bu; daha çok, ömrü boyunca kazandığını sandığı bir oyunda ilk kez yenilen birinin şaşkınlığına benziyordu.

Bir ay geçti. Ardından bir ay daha. Elif, o dar mutfağa da alıştı, bastıkça inleyen döşemeye de, pencereden görünen salıncaklı küçük avluya da. Burası onların yeriydi. Ufak tefek, gösterişsiz, ama dürüst bir yuvaydı. Bu evin hiçbir duvarı, bir gün ansızın karşılarına dikilip “Burası benim” diyebilecek birine ait değildi.

Sonra bir gün Zeynep aradı. Ayşe’yi değil, doğrudan Mert’i.

Sesi garipti; ağlamaklı değildi, yalvarır gibi de konuşmuyordu. Daha çok içi boşalmış, yorgun birinin sesi gibiydi.

— Mert, — dedi. — Sana bir şey anlatmam gerek.

— Dinliyorum.

— Annem… bana da aynı şeyi yaptı. Siz gittikten sonra. Yanına taşınmam gerektiğini söyledi. Kazandığım paranın yarısını ona verecekmişim. Karşılığında da ileride evi benim üzerime yapacakmış.

Mert’in yüzü sertleşti.

— Peki sen ne yaptın?

— Taşındım. İki ay önce. Ama olmuyor Mert. Gerçekten olmuyor. Her kuruşumu kontrol ediyor. Fişlerime bakıyor. Telefonumu karıştırıyor. Kendimi mahkûm gibi hissediyorum.

Mert sustu. Elif hemen yanındaydı; konuşulanları telefonun hoparlöründen duyuyordu. Yüzünde en ufak bir zafer ifadesi yoktu. Çünkü bu, haklı çıkmanın sevindirici olduğu türden bir mesele değildi.

Mert sonunda ağır ağır konuştu:

— Zeynep… Sence Elif’in sana anlatmaya çalıştığı şey tam da bu değil miydi? Mesele para değildi. Annem yardım etmiyor; insanı kendine bağlıyor, boyun eğdiriyor.

Uzun bir sessizlik oldu. Ardından Zeynep’in sesi çok kısık, çatallı çıktı:

— Artık öyle görünüyor. Şimdi anlıyorum.

— O zaman kendi başına çıkmaya başla o evden. Kendi ayaklarınla. Biz sana para veremeyiz; biz de daha yeni toparlanıyoruz. Ama sana bir şey söyleyebilirim: Senin yerine birilerinin karar vermesini beklemeyi bırak.

— Mert…

— Ne oldu?

— Elif’e söyle… haklıymış. Her konuda.

Mert telefonu kapattı. Bir süre elindeki cihaza baktı, sonra gözlerini karısına çevirdi. Elif pencerenin yanında durmuş, iki avucunu mermer pervaza dayamıştı.

— Duydun mu? — diye sordu Mert.

— Duydum.

— “Ben demiştim” demek istemiyor musun?

Elif başını çevirmeden cevap verdi:

— Hayır. Bana kahve koymanı istiyorum.

Mert mutfağa geçti, kahveyi hazırladı. Elif de evdeki tek yumuşak koltuğa oturdu. O koltuğu ikinci el eşya satan bir yerden iki yüz liraya almışlardı; kumaşı biraz solgundu ama oturunca insanı içine alan, sıcak bir hali vardı. Elif fincanı iki eliyle kavradı, yükselen buharı içine çekti.

Ayşe ise giderek yalnız kaldı. Elinde gurur duyduğu o ev vardı; bir de artık kimsenin paylaşmadığı faturalar. Kızı Zeynep, bir hafta sonra eşyalarını topladı ve veda bile etmeden çıktı. Öncekinden farklı bir oda bulmuştu; duvarları rutubetli değildi. Ucuzdu, ama kuru ve temizdi. Ardından düzenli bir işe girdi, maaşını kendi hesabına aldı, kapısını kendi anahtarıyla açıp kapatmaya başladı.

Ayşe bir süre aramaya devam etti. Önce Mert’i üç günde bir yokladı. Sonra aralarının süresi uzadı. En sonunda telefonlar da kesildi. Uğruna bunca hesap yaptığı, herkese karşı bir koz gibi elinde tuttuğu daire boşaldıkça boşaldı. Sesler duvarlara çarpıp geri dönüyor, koridor daha uzun, mutfak daha soğuk görünüyordu. Elektrik, su, doğal gaz faturaları komodinin üzerinde birikmeye başladı. Mutfak masasındaki hesap defteri de orada duruyordu; kapağı kapalı, kalemi yanında. Artık kimse onu açıp satır satır pay çıkarmıyordu.

Ayşe herkesi denetlemek istemişti; sonunda yanında kimse kalmamıştı.

İnsanları parayla bağlayabileceğini sanmıştı; oysa satın alınamayacak olanları kaybetmişti.

Elif ise sabahları sessizliğin içinde kahvesini içiyordu. Camın ötesinde ince bir yağmur yağıyor, mutfakta radyodan alçak bir ses yükseliyor, Mert lavabonun başında tabakları şıkırdatıyordu. Duvarlarda küçük çiçekli kâğıtlar vardı. Mutfak hâlâ dört metrekareydi. Yerler hâlâ gıcırdıyordu.

Ama o evde artık Elif’in parasını sayan yabancı bir ses yoktu.

Şükrüye'nin Penceresinden