— Bugün Zeynep’i okul kapısından içeri almıyorlardı, düşünebiliyor musun? — diye söze girdi Merve, sofraya çöken sessizliği dağıtmak ister gibi. — Girişe yeni turnikeler koymuşlar, onun kartı da okumamış. Ben gidip müdürle konuşmak zorunda kaldım, anca öyle çözüldü.
— Hı hı, — diye homurdandı Mehmet, ağzı doluyken. — Tam bir curcuna. Bu arada Merve, söylemeyi unuttum. Cuma günü şirketçe şehir dışına çıkıyoruz. Ekip kaynaşma programıymış, neymiş… Müdür herkesin gelmesini şart koştu. Cuma işten doğruca otobüse binip tesislere geçeceğim. Cumartesi öğleye doğru dönerim.
Bunu öyle sıradan, öyle hafif bir sesle söylemişti ki… Başını telefonun ekranından kaldırmaya bile gerek duymamıştı. Yüzünde en ufak bir kas bile oynamadı.
— Şirket programı mı? — diye yineledi Merve. — Anladım. Çantanı kendin mi hazırlarsın, ben mi koyayım?
— Ne hazırlanacak ki, — dedi Mehmet elini umursamazca sallayarak. — Sırt çantasına temiz bir gömlek, iç çamaşırı, bir de sabun, diş fırçası falan atıver. Zaten çoğu oturup muhabbet etmekle, oyalayıcı oyunlarla geçer.
Merve tek kelime etmeden ayağa kalktı. Kirli tabakları üst üste koyup lavaboya taşıdı. Musluğu açtı; sünger, yılların alışkanlığıyla porselenlerin üzerinde kayıp durdu. Sıradan, gündelik, ev içi bir işti bu. Eskiden içini daraltır, ona bitmeyen bir döngünün parçasıymış gibi hissettirirdi. Şimdiyse tuhaf biçimde ayaklarını yere bastırıyordu. Elleri meşgul oldukça zihni berraklaşıyor, soğukkanlı ve düzenli biçimde ne yapacağını tasarlayabiliyordu.
Perşembe sabahı çocukları okula gönderdikten sonra Merve, aldığı siparişe koyuldu.
Kırmızı kadife pasta yapacaktı. Unu ağır ağır eledi; kakaoyla ve kabartma tozuyla karıştırdı. Tezgâhın üstündeki mikserin kasesinde tereyağıyla şeker kabarıp beyazlaşıyordu. Motorun tekdüze uğultusu mutfağı dolduruyor, kafasının içindeki uğultuyu bastırıyordu. Yumurtaları ekledi, ardından içine kırmızı gıda boyası karıştırılmış kefiri incecik bir akışla hamura yedirdi. Karışım, giderek koyulaşan, taze kanı andıran derin bir renge büründü.
Hamuru kalıplara paylaştırıp fırına verdi. Pandispanyalar pişerken kremayı hazırlamaya başladı. Krem peynir, krema, pudra şekeri… Bütün hareketleri yıllardır tekrar ettiği bir ezberin parçasıydı; ölçüler, spatulanın açısı, kasenin kenarını sıyırışı bile düşünmeden yerine oturuyordu.
Şeker hamuruyla ve çember kalıplarla çalışırken yüzük insanı rahatsız ederdi; ince pudra, un, kremanın zerreleri yüzüğün altına dolardı. Merve alışkın bir hareketle sağ elinin yüzük parmağındaki altın alyansı çekip çıkardı. Baharat rafının boş duran köşesine bıraktı. Sonra eline baktı.
On iki yıllık evlilik. İnsan, bunca zaman takılan bir yüzüğün izinin deriye kazınmış olmasını beklerdi. Oysa parmağında hiçbir belirti yoktu. Ne soluk bir halka, ne metale alışmış deride belli belirsiz bir çukur, ne de yılların bıraktığı bir gölge… Parmağı, elinin geri kalanıyla aynı renkte, aynı pürüzsüzlükteydi. Sanki o nikâh hiç kıyılmamış, o on iki yıl hiç yaşanmamış, o sözler hiçbir zaman verilmemişti. Sıradan bir parmaktan ibaretti işte.
Merve’nin dudaklarında kuru bir gülümseme belirdi. Bunda acımasız bir anlam vardı sanki.
Yenilebilir baskı makinesinden fotoğrafı çıkardı. Kocasının yüzünün basılı olduğu şeker kâğıdı masanın üzerine serildi. Merve resmi kenarlarından dikkatle kesti. Ardından pastanın “sürpriz” kısmına geçti.
Elif, sosyal medyada gördüklerinden etkilenip pastanın yanına koyu çikolatadan yapılmış, içi boş, hacimli bir küre istemişti. Son sesli mesajında heyecanla, “Onu özel ahşap tokmakla kıracağım, içinden de bir not çıkacak! Parşömene ‘Yeni hayatımız bugün başlıyor’ yazın lütfen!” diye ısrar etmişti.
Merve çikolatayı usulünce temperledi. Önce ısıttı, sonra mermerin üzerinde soğuttu, ardından yeniden hafifçe ılıttı. Parlak, akışkan çikolatayı silikon yarım küre kalıplarına döktü. İnce tabaka kalıbın yüzeyine kusursuz biçimde yayıldı.
İki yarım küre donduktan sonra Merve kalınca küçük bir kâğıt aldı. Elif’in istediği gibi “yeni hayat” üzerine süslü bir cümle yazmadı. Kısa, açık ve işe yarar bir not düştü:
“Ford’un kredisi onun üzerine; üç yıl daha ayda on bir bin lira ödenecek. Sırtüstü yatarsa horlar. Sol ayağında ara sıra mantar çıkar. Eski saf eş, bayrağı devrediyor. Eşyaları aşağıda görevlinin yanında olacak.”
Notu sıkıca rulo yaptı. Baharat rafındaki altın alyansını aldı. Kâğıtla yüzüğü çikolata yarım küresinin içine yerleştirdi. Sonra kenarları eritilmiş çikolatayla birbirine yapıştırdı; birleşim yerini özenle düzeltti. Sürpriz hazırdı.
Cuma akşamı Mehmet antrede telaşla hazırlanıyordu. Temiz kotunu giymiş, montunu omzuna geçirmişti.
— Hadi, ben çıkıyorum. Şirket otobüsünü kaçıracağım, — dedi ve Merve’nin yanağına hızlı, alışkanlıktan ibaret bir öpücük kondurdu.
