“Benim canım sevgilim…” fotoğrafta gülümseyen kişinin kendi kocası olduğunu gören Merve donup kaldı

Hikâyeler
Bu fotoğraf acımasızca huzurumu parçaladı.

Tam yere düşecekken Mehmet beceriksizce eğilip onu zemine çarpmadan yakaladı. Yüzündeki bütün kan bir anda çekilmişti; rengi, eski bir hastane koridorunun solgun yer döşemesi gibi griye çalan tuhaf bir yeşile dönmüştü. Dudakları aralandı, fakat boğazından tek bir kelime çıkmadı. Sadece Merve’ye bakıyordu. Merve ise hiç acele etmeden, neredeyse dingin bir ifadeyle onun bakışlarına karşılık verdi.

— Pasta Kırmızı Kadife, — dedi Merve. Sesi şaşırtıcı derecede sakindi; içinde titreme, öfke nöbeti ya da panik kırıntısı yoktu. — Yanında sürprizli çikolata küresi var. Tam istediğiniz gibi hazırlandı.

Mehmet, o tanıdık sesi duyunca bir adım geri sendeledi. Sırtı salon kapısının pervazına çarptı.

— Merve… — diye hırıltılı bir sesle konuşabildi. — Sen… sen burada ne arıyorsun?

Elif olduğu yerde donup kalmıştı. Önce rengi atmış Mehmet’e, sonra da şaşırtıcı biçimde sakin duran Merve’ye baktı. Yüzündeki davetkâr gülümseme ağır ağır silindi; geriye yalnızca kırmızı rujlu dudaklarının arasından taşan şaşkınlık kaldı.

— Mehmet? — dedi, ne olduğunu anlamaya çalışarak. — Siz birbirinizi tanıyor musunuz? Bu kadın kim?

Merve bakışlarını Elif’in gözlerinden ayırmadan cevap verdi:

— Bu, “evdeki zavallı eşten” gelen teslimat. Yeni hayatınıza başlamanız için hazırlanan o meşhur sürpriz. Çikolata küresinin içinde alyansım var. Yanına da bu adamın kullanımına dair küçük bir açıklama bıraktım.

Sonra başını Mehmet’e çevirdi. Karşısındaki adam acınacak durumdaydı. Üzerindeki bütün o kendinden emin hava, tok ve rahat bir kediyi andıran şımarık duruş, parlatılmış görüntüsü bir anda buhar olup uçmuştu. Şimdi orada yalnızca suçüstü yakalanmış, korkudan büzülmüş, elindeki koyu renk cam meyve suyu şişesine çaresizce sarılan sıradan bir adam duruyordu.

— Mehmet, aşağıda, görevlinin yanında iki siyah poşet var, — diye devam etti Merve, sanki alışveriş listesinden söz ediyormuş gibi düz bir sesle. — Eşyalarını topladım. Kışlık botlarını da koydum, havalar soğuyacakmış. Kalan ıvır zıvırını almaya geldiğinde evin anahtarlarını antredeki komodinin üstüne bırakırsın. Yarın evde olmayacağım; çocuklarla parka gideceğiz.

— Merve, dur, lütfen konuşalım… Sandığın gibi değil, hepsini anlatabilirim! — Mehmet elini uzatarak ona doğru bir adım attı. Ama Merve yerinden bile kıpırdamadı.

— Öyle mi? Yine şirketin kaynaşma toplantısı mı? — Kaşını hafifçe kaldırdı. — Mehmet, kendini daha fazla küçük düşürme. Pastanı ye. Güzel oldu, emek verdim.

Elif nihayet yaşanan felaketin büyüklüğünü kavramış gibi kutuyu pufa bıraktı. Gözlerinde öfkeyle hayal kırıklığı birbirine karışıyordu. Kurduğu gösterişli zafer sahnesi yerle bir olmuştu. Huysuz bir kadının elinden kurtardığını sandığı mutsuz adamla başlayacak masalsı hayat yerine, kendi evinin girişinde herkesin önünde utanç verici bir tabloyla karşı karşıya kalmıştı. Üstelik uğruna bütün bunları göze aldığı adam, “ilham perisini” savunmak bir yana, karısının karşısında zavallı bahaneler gevelemekten başka bir şey yapamıyordu.

— Demek sen… — Elif dişlerini sıkarak Mehmet’e baktı. — Demek ona hiçbir şey söylemedin? Bana bir yıldır aynı yatakta bile yatmadığınızı söylemiştin!

— Aranızdaki meseleyi kendiniz çözün, — dedi Merve keskin bir sakinlikle.

Kapıya döndü. Parmakları soğuk metal kola uzandı.

— Allah mesut etsin.

Dışarı çıktı ve ağır kapıyı arkasından dikkatlice, ama kesin bir biçimde kapattı. Kilidin çıkardığı tok ses, sanki bir yarışın başlangıç işareti gibi koridorda yankılandı.

Merve asansöre bindi. Giriş katının düğmesine bastı.

Kabin aşağı inerken telefonunu çıkardı. Bankacılık uygulamasını açtı ve ortak hesaptaki bütün parayı, Mehmet’in erişemeyeceği kendi kişisel kartına aktardı. Ardından rehbere girdi; kocasının numarasını engellenenler listesine ekledi.

Apartmandan çıktığında görevli ona başıyla hafifçe selam verdi. Duvar dibinde bekleyen iki siyah poşet, sahibini bekleyen sahipsiz eşyalar gibi oracıkta duruyordu.

Merve arabasına geçti. Kontağı çevirdi. Yol uygulaması, trafik yoğunluğunun dağıldığını ve eve dönüşün yalnızca otuz beş dakika süreceğini gösteriyordu.

Geceye bürünmüş şehrin içinden ilerledi. Arabanın içinde parfümünün kokusu vardı; ona çok hafif bir vanilya özü kokusu karışıyordu. Müziği açtı, sesi biraz daha yükseltti. Son iki gündür göğsünün üzerine oturan o ağır taş sanki bir anda yerinden kalkmıştı. Nefes almak artık kolaydı; hava ciğerlerine geniş, temiz ve özgür doluyordu.

Yarın cumartesiydi. Çocuklar doyasıya uyuyacaktı. O da onların sevdiği gibi yumuşacık krepler hazırlayacaktı. Sonra parka gideceklerdi. Mehmet olmadan. Bilet fiyatlarından yakınan sesi olmadan. Sürekli telefonuna gömülüp yanındakileri yok sayan o sıkıcı gölgesi olmadan.

Direksiyonun üzerinde duran sağ eline baktı. Yüzük parmağı dümdüzdü. Ne iz vardı ne de yara. Her şey olması gerektiği gibiydi.

Hayat devam ediyordu. Üstelik en güzel kısmı daha yeni başlıyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden