“Beş kilo mermer dokulu dana eti mi?” diye sordum, sesimde buz gibi bir tonla

Hikâyeler
Bu abartılı istekler saçma ve ürkütücüydü.

İçindeki bulanık terbiye suyuyla kovayı, sınıfta deney malzemesi gösteren bir öğretmen edasıyla hafifçe kaldırdım.

“Hazır hepimiz burada toplanmışken, küçük bir yemek bilgisi de paylaşayım,” dedim, sesimi özellikle sakin tuttum. “Şöyle pahalı, mermer dokulu dana eti dediğiniz şey nazlıdır; incelik ister, özen ister. Tavada ya da mangalda her yüzü ancak birer dakika görür. Fazlası saygısızlık olur.”

Sonra bakışımı ağır ağır pencereye çevirdim.

“Bizim kıymetli Burak’ı da hepimiz tanıyoruz. Adamın eline hangi eti verirsen ver, sonunda onu törensel bir kömür parçasına çevirir. Öyle bir yakar ki, o parçayla kaldırıma seksek çizsen olur. Böyle pahalı bir eti Burak’ın mangal denemelerine kurban etmek, mutfak adına işlenmiş ağır bir suç sayılır.”

Kovayı masaya yeniden bıraktım; plastik taban tahta yüzeye tok bir sesle oturdu.

“Bunlara gelince… Bu kovadakileri bozmak için gökten meteor düşse yine de bir şey değişmez. Malzeme ile kaderi birbirine tam denk düşmüş.”

“Sen… sen inanılacak gibi değilsin!” diye ciyakladı Merve. “İnsanda biraz gönül olur! Biz size içtenlikle geldik, aile sıcaklığıyla geldik; sen kalkmış kuruş hesabı yapıyorsun!”

“Ben kuruş hesabı yapmıyorum Merve,” dedim. Sesim daha da alçalmıştı ama bu alçalışın içinde buz gibi bir sertlik vardı. “Ben ölçüsüzlüğün hesabını tutuyorum.”

Merve, istemsizce kapı eşiğine doğru yarım adım geri çekildi.

Gözlerimi kaçırmadan ona baktım.

“Bu hayatta kimse sizin pahalı et yemenize, yanına taze alabalık koymanıza, üstüne de çeşit çeşit özel peynirler istemenize engel değil. Buyurun, afiyet olsun. Yalnız bütün o gösterişli sofranın parasını insan kendi cebinden öder. Eğer bir başkasının evine eli boş gelip önüne uzun bir istek listesi koyuyorsan, o zaman ne ikram edilirse onu yersin.”

Tam o sırada kapı hafifçe gıcırdadı; Emre mutfağa girdi.

Ellerindeki inşaat tozunu ıslak mendille siliyordu. Güneşten gözlerini kısmış, yüzünde de az sonra başlayacak güzel bir aile yemeğinin beklentisi vardı. Ne olup bittiğinden tamamen habersizdi.

“Ne oluyor burada, sesiniz sokağa taşıyor,” dedi gerçekten şaşırarak. Önce kıpkırmızı kesilmiş annesine, sonra öfkeden titreyen kız kardeşine baktı. “Et hazır mı? Mangalı yaktım, köz de tam kıvamında.”

“Karın bizi rezil ediyor!” diye feryat etti Fatma. Sesine öyle acıklı bir perde vermişti ki, sanki son sığınağına koşan biri gibiydi. Hemen oğlunun yanına atıldı ve koluna yapıştı.

“Bize sokak köpeğine atılacak şeyler almış! Ayşe’nin önünde beni küçük düşürdü! İnsan gibi bir sofra kuralım, doğru düzgün et yiyelim dedik; o bize sirkeye yatırılmış sinir parçaları dayamış! Bir şey söyle Emre! Artık şu karını yerine oturt! Bu evin sahibi kim?”

Emre önce masadaki bulanık kovalara baktı. Ardından taş gibi duran füme peynire, sonra da bana çevirdi gözlerini.

Bakışlarında bir anlığına, yıllardır tanıdığım o eski gölge belirdi: annesinin öfkesinden korkan evlat bakışı. Fatma’nın en güvendiği silah hep buydu. Suçluluk duygusunu kaşır, sesi yükseltir, ortamı gerer, karşısındaki insan artık dayanamayıp susması için ne istiyorsa yapana kadar baskıyı artırırdı. Yılların ezberiyle oynadığı oyundu bu.

Ben tek kelime etmedim.

Tezgâha yaslanmış, kollarımı gevşekçe önüme almış bekliyordum. Kendimi savunmaya, açıklama yapmaya ya da “yanlış anlaşıldım” demeye hiç niyetim yoktu.

Bu, ikimiz için de bir eşikti. Emre’nin yetişkin bir erkek olarak mı davranacağını, yoksa annesinin karşısında yine eski çocuk hâline mi döneceğini görecektim. Eğer şimdi gözlerini yere indirip “Elif, özür dile de uzamasın” derse, “Annem için biraz idare et” diye mırıldanırsa, ben de hiç bağırmadan çantamı toplar, arabama biner ve şehre geri dönerdim.

Emre ağır adımlarla masaya yaklaştı.

Benim özellikle herkesin görebileceği yere bıraktığım uzun market fişini eline aldı. Ucuzluk marketinin ince kâğıdına basılmış satırları tek tek okudu: “Pikniklik marine et — 2 adet. Füme eritme peynir — 1 adet. Sade gazoz — 10 adet.”

Sonra başını kaldırıp açık pencereden dışarı baktı.

Burak sonunda inatçı kapağı açmayı başarmıştı. Yeni diktiğim, özenle seçtiğim petunyaların bulunduğu çiçek tarhının üzerine eğilmiş, şişeden gazozu höpürdete höpürdete içiyordu. Gözlerini uykulu bir sazan gibi ağır ağır kırpıyor, etin neden hâlâ ızgarada cızırdamadığını da belli ki aklı almıyordu.

Merve’nin çocukları ise çitin dibindeki yaşlı erik ağacının kurumuş dallarını çıtır çıtır kırmakla meşguldü.

“Anne,” dedi Emre.

Sesi beklediğimden daha tok, daha kararlı ve daha sakindi.

Kolunu, annesinin parmaklarının arasından usulca kurtardı.

“Elif bu kovadaki etlere kendi parasını verdi. Kendi maaşından. Eğer sen Ayşe teyzeye üç bin beş yüz liralık pahalı et ikram etmek istiyorduysan, yolda gelirken niye kendin almadın? Arabayla geldiniz. Yol üstünde büyük market de var, kasap da var.”

“Biz yabancı mıyız?” diye başladı Fatma yine aynı eski plağı çevirmeye. Fakat bu kez sesindeki güven çatlamıştı. Böyle bir karşılık beklemediği her hâlinden belliydi.

“Sizin arabanız var, yazlığınız var, maaşlarınız iyi! Gençsiniz, çalışıyorsunuz! İnsan öz annesine, teyzesine düzgün bir sofra kurmaya kıyamaz mı?”

“Kıyamadığımızdan değil,” dedi Emre, bu kez sözünü keskin bir şekilde kesti ve bir adım geri çekildi. “Ama gösterişli misafiri sen çağırıyorsan, sırf hava atmak için büyük vaatleri sen veriyorsan, o sofranın masrafını da sen karşılarsın. Elif’in yaptığı şeyde yanlış yok. Kovadaki eti beğenmiyorsanız, arabaya binip en yakın kır lokantasına gidebilirsiniz. Ben kimseye yalvarmayacağım, kimsenin adına da özür dilemeyeceğim.”

Kayınvalidem, sanki oğlu yüzüne ıslak bir havluyla sertçe vurmuş gibi geriye sendeledi.

Merve’nin kirpikleri şaşkın şaşkın kırpıştı; olayların böyle dönebileceğini belli ki aklının ucundan geçirmemişti. Onların kafasındaki düzende Emre hep arada yastık olurdu. Annem üzülmesin diye beni yumuşatır, “Aile içinde olur böyle şeyler” diyerek kırgınlığımı yutmamı bekler, sonunda da huzur bozulmasın diye cüzdanımı açmamı isterdi.

Ama bu defa o düzen çatlamıştı.

Tam o anda, şimdiye kadar asıl koz gibi kenarda bekletilen başkentli misafir sahneye çıktı.

“A Fatma!” diye tiz, keskin bir ses duyuldu.

Ayşe teyze, o ana kadar buzdolabının yanındaki gölgede durmuş, koyu renk gözlüğünü bile çıkarmamıştı. Bir adım öne çıktı. Kendini soylu göstermeye alışmış yüzü, bu kez gerçek bir öfkeyle buruşmuştu.

“Ben burada bir şeyi anlayamadım,” dedi. “Geçen hafta boyunca beni arayıp durmadın mı? ‘Ayşeciğim, gelin, doğada güzelce dinlenelim; pahalı dana eti olacak, özel peynirler olacak, oğlum bizi el üstünde tutar, gelinim üstümüze titrer’ diye ballandıra ballandıra anlatmadın mı? Şimdi ortaya çıkıyor ki sen benim üzerimden gelinine karşı gösteriş yapmaya kalkmışsın.”

Omzundaki pahalı çantanın askısını sinirle düzeltti.

“Kendini hanımefendi gibi göstereceksin, öyle mi? Bütün masrafı da başkasının sırtına yükleyeceksin. Şimdi bir de benden buna sessizce katlanmamı mı bekliyorsun?”

Şükrüye'nin Penceresinden