Bakışları ise buz gibi, donuk ve bütünüyle yabancıydı.
— Mehmet, anlaşılan bu gerginlik sende ciddi bir hafıza kaybına yol açmış. Bu daireyi ben, daha seninle evlenmeden önce aldım. Kredisini üç yıl boyunca, hafta sonu nedir bilmeden çalışarak ben ödedim. Şu evde gördüğün mobilyadan beyaz eşyaya, duvardaki en küçük çiviye kadar her şey benim paramla alındı. Sen beş yıl önce buraya eski püskü bir bavulla geldin; içinde de iki yıpranmış kazak, bir deodorant ve oyun konsolundan başka bir şey yoktu. Merak etme, buradan çıkarken de aşağı yukarı aynı yükle çıkacaksın.
— Bana o kâğıt parçalarınla gözdağı vermeye kalkma! — Mehmet’in sesi öfkeyle yükselirken bir an çatallaştı; az önceki yapmacık rahatlığından eser kalmamıştı. Birden doğruldu, yüzü yeniden al al lekelerle doldu. — Beş yıldır resmî nikâhlı karı kocayız biz! Bu evlilik içinde edinilmiş mal sayılır! Ben de buraya emek verdim, tadilatta yardım ettim! Kanunen bunun yarısı benim hakkım!
Ayşe, çantanın sıkışan fermuarını sertçe çekip kapattı, askısını omzuna geçirirken acı, kupkuru bir gülümseme dudaklarının kenarında belirdi.
— Buraya kattığın şey varlığın mıydı, yoksa koridora yamuk yumuk yapıştırdığın duvar kâğıtları mı? Yarın sabah avukatım seninle irtibata geçecek. Sana tam yirmi dört saat veriyorum. Yarın akşama kadar o “pek görgülü” kız kardeşinle birlikte benim evimi boşaltacak ve kendine ait ne varsa alıp gideceksin. Ayrıca sana ciddi ciddi tavsiyem, kendi cebinden iyi bir temizlik şirketi çağırman ve burayı ilk günkü hâline getirmen. Beyaz eşyada tek bir çizik, parkede küçücük bir yanık izi, perdelerde ya da duvarlarda bu pisliğin kokusundan bir kalıntı bulursam, maddi zararın karşılanması için dava açarım. Ve inan bana, senden son kuruşuna kadar alırım.
— Cehenneme kadar yolun var! — diye kükredi Mehmet, koridora doğru geri çekilip yolunu açarken. — Sanki peşinden koşacağım! Senin o takıntılı düzenine, bitmeyen kurallarına, taş gibi suratına kim katlanır sanıyorsun? Elif’le biz sensiz de gayet yaşarız. Bize hesap sorup başımızın etini yemeyecek normal bir ev buluruz!
— O zaman yaşayın, — dedi Ayşe, sesinde en küçük bir titreme olmadan.
Antreye çıktı, ince kaşmir paltosunu omuzlarına aldı. Salonun içinde, çamurlu ayaklarıyla çoktan lekelenmiş açık renk koltuğun üzerine kurulmuş olan Elif, alaycı ve zafer kazanmış gibi bir sırıtışla onu izliyordu. Koltuğun kumaşına dökülen gazoz, meyve suyu ve cips kırıntıları kötü bir bulamaç hâline gelmişti. Elif kendini artık bu evin gerçek hâkimi sanıyor, bakışlarıyla Ayşe’ye meydan okuyordu. Ayşe ise ona göz ucuyla bile bakmadı.
Kapının yanındaki küçük dolaba yaklaştı. Çantasının içinden yedek anahtar destesini çıkardı ve cam yüzeye sert, metalik bir şangırtıyla bıraktı.
— Bu ahırda aile saadetinizin tadını çıkarın, — dedi omzunun üzerinden.
Sonra kilidi kararlı bir hareketle çevirdi, kapıyı açtı ve merdiven boşluğuna çıktı.
Ağır metal kapı, arkasından tok ve kesin bir sesle kapandı. O ses, Ayşe’yi yalnızca daireden değil; o iğrenç kargaşadan, içine sinmiş kokudan ve onu yarı yolda bırakan adamdan da sonsuza dek ayırmış gibiydi. Apartman boşluğu serindi. Nemli sıva, toz ve eski beton kokuyordu. Ama o an bu koku Ayşe’ye dünyanın en temiz, en güzel kokusu gibi geldi. Derin, özgür bir nefes aldı. Omzundaki çantayı düzeltti ve asansör düğmesine bastı. Sanki yıllardır sırtına bastırılan ağır, boğucu bir beton blok bir anda yere düşmüştü.
Dairenin içinde ise ezici, yapışkan bir sessizlik çöktü. Bu sessizliği yalnızca mutfaktaki duvar saatinin sinir bozucu tıkırtısı ve dışarıdan geçen arabaların boğuk uğultusu deliyordu. Mehmet koridorun ortasında donakalmıştı. Karısının bıraktığı anahtarlar, tavandaki ampulün solgun ışığında mat mat parlıyor, onun gözlerine batıyordu. Son yarım saattir kanında kaynayan öfke, onu düşüncesizce konuşmaya ve davranmaya iten o kör adrenalin yavaş yavaş çekiliyordu. Yerini içini kemiren buz gibi bir boşluk ve geleceğe dair yapışkan, büyüyen bir korku alıyordu.
Gözleri antrede dolaştı. Devrilmiş ayakkabılar, lekelenmiş aynalar, sağa sola saçılmış sigara izmaritleri, ayak izleriyle kararmış zemin… Burnuna yeniden ağır, mide bulandırıcı bir koku çarptı; ekşimiş içecekler, bayat duman, kirli kumaş ve kusmuğun birbirine karışmış kokusu boğazına kadar yükseldi. Yutkundu, ama içindeki tiksinti geçmedi.
Tam o sırada salondan Elif’in nazlı, dili dolanan sesi geldi:
— Mehmet… Bana yiyecek bir şey hazırlamayacak mısın? Çocuklarla sadece cips, kraker falan yedik. Midem mahvoldu, asitli içecekler de iyice dokundu. Sigaramız da bitti… Köşedeki büfeye gidip düzgün bir şeyler alsana.
Mehmet yavaşça gözlerini kapattı. Burnundan gürültülü bir nefes verdi. Yumruklarını öyle sıktı ki kısa tırnakları avuçlarının içine acıyla gömüldü. Ancak şimdi, bu berbat ve darmadağın dünyanın tam ortasında dururken, yaşananların dehşetini bütün açıklığıyla kavramaya başlıyordu. Sorumsuz kız kardeşinin bencil, düşüncesiz isteklerine göz yumacağım diye kendi elleriyle düzgün hayatını, geri dönülmez biçimde parçalamıştı.
Taksi, ışıklarla parlayan cam cepheli dört yıldızlı otelin önünde sessizce durdu. Ayşe ücretini ödedi, yol çantasını aldı ve geniş giriş holüne emin adımlarla girdi. İçeride yumuşak piyano ezgileri duyuluyor, sandal ağacı ve narenciye notaları taşıyan pahalı bir oda kokusu etrafa yayılıyordu. Bu koku, birkaç saat öncesine kadar onun evlilik dediği hayatın duvarlarına sinmiş o korkunç kokunun tam zıddıydı.
Ön bürodaki işlemler birkaç dakikadan uzun sürmedi. Görevli güleryüzle kart anahtarını uzattı. Ayşe teşekkür edip asansörle yedinci kata çıktı ve odasına girdi.
Odanın içinde neredeyse ses çıkaran bir temizlik hâkimdi. Bembeyaz, kolalanmış çarşaflarda tek bir kırışıklık yoktu. Banyodaki parlak musluklar ışığı yansıtıyor, kalın perdeler gece şehrinin telaşını dışarıda bırakıyordu. Ayşe çantasını yatağın ucundaki pufa bıraktı, kaşmir paltosunu çıkardı ve üstünü değiştirmeye bile güç bulamadan geniş yatağın kenarına oturdu.
Ağlamayı bekledi. Birazdan içinin boşalacağını, boğazına acı bir düğümün oturacağını, beş yılını verdiği evliliğe ve kendine duyduğu merhametle gözlerinden yaşlar boşalacağını sandı. Fakat hiçbir şey olmadı. İçinde tuhaf bir sessizlik vardı. Bir zamanlar Mehmet için, ilişkileri için, ev diye korumaya çalıştığı o kırılgan hayal için durmadan çırpınan kaygının yerinde şimdi uçsuz bucaksız, pürüzsüz, buz tutmuş bir göl uzanıyordu.
Ayşe o an, son yıllarda aslında yaşamadığını fark etti. Mehmet’in çocukça davranışları, onun sınır tanımayan ailesi ve gerçek hayat arasında sessiz bir tampon olmuştu. Her darbeyi kendi üzerine almış, her kabalığı yumuşatmış, her sorumsuzluğu toparlamıştı. Şimdi ise o görev sona ermişti. Bir daha da başlamayacaktı.
Soyundu, banyoya geçti ve sıcak suyun güçlü akıntısının altına girdi. Sert lifle tenini uzun uzun, neredeyse öfkeyle ovaladı. Sanki yalnızca sigara dumanı ve kirli ev kokusunu değil, Mehmet’e dair bütün anıları da derisinden kazıyıp atmak istiyordu. Banyodan çıktığında üzerine yumuşacık beyaz bornozu geçirdi. Odaya hafif bir akşam yemeği ve soğuk bir nar şerbeti söyledi.
Panoramik pencerenin yanındaki derin koltuğa oturdu. Şehrin ışıkları camda küçük yıldızlar gibi titreşiyordu. Şerbetten küçük bir yudum aldı; tatlı ekşi serinlik boğazından aşağı inerken içini ferahlattı. Yarın sabah avukatı Ahmet Yılmaz’ı arayacaktı. Boşanma uzun sürmeyecekti. Paylaşacak bir şeyleri yoktu; düğünden önce onun ısrarıyla imzalanan evlilik sözleşmesi, taşınmazlarını ve hesaplarını güvence altına almıştı.
Karanlık camdaki yansımasına baktı. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
Özgürdü.
Şehrin öbür ucundaki viraneye dönmüş dairede ise bambaşka bir gece yaşanıyordu; adeta küçük bir cehennem kurulmuştu.
— Mehmet, daha çok bekleyecek miyim? Midem yine bulanıyor! — diye inledi Elif, hem acıklı hem buyurgan bir sesle. Lekeli koltuğun üzerinde yana döndü, yüzünü buruşturdu. — Bana maden suyu getir. Ağzımın tadı berbat. Bir de pencereyi aç, burada nefes alınmıyor!
Mehmet banyoda, bir elinde kâğıt havlu rulosu, diğer elinde keskin kokulu temizlik maddesiyle duruyordu. Ayşe’den kalan sarı lastik eldivenleri takmıştı. Lavaboya ve aynaya yapışıp kurumuş kusmuk lekelerine bakıyor, kendi midesinin de kasıldığını hissediyordu. En küçük hareket bile ona ağır geliyordu. Kirleri ovalamaya çalıştıkça, Ayşe’nin her hafta sonu bu evin içinde sessizce dolaşıp her şeyi pırıl pırıl tuttuğunu hatırlıyordu. O düzeni yıllarca kendiliğinden var olan bir şey sanmıştı.
— Sus artık, Elif! Sadece sus! — diye birden bağırdı Mehmet; kendi sesinden kendisi bile irkildi.
Kirli kâğıt havluyu suyla kaplı zemine fırlattı. Banyodan kurşun gibi fırlayıp koridora çıktı. Nefes nefeseydi. Ellerindeki o nefret ettiği eldivenleri çekip çıkardı.
— Sen bunun nasıl bir felakete yol açtığının farkında mısın?
