“Şimdi ağzını açıp onu savunmaya kalkarsan, hiç uzatmam, boşanma davasını açarım!” diye bağırdı Ayşe, eliyle salonun darmadağın hâlini gösterirken

Hikâyeler
Bu utanç verici rezalet beni derinden sarsıyor.

Başkasının evini talan ettin! Senin şu düşüncesiz eğlence rezaletin yüzünden karım beni terk etti! Sen de hâlâ burada uzanmış, benden maden suyu istiyorsun, öyle mi? Kalkacaksın ve yaptığın bu pisliği kendi ellerinle temizleyeceksin!

— Bana niye bağırıyorsun sen?! — Elif’in ağlamaklı sesi bir anda kesildi; koltukta doğrulup oturdu. Yüzüne öyle kaba, öyle saldırgan bir ifade yerleşti ki, Ayşe’nin daha ilk günden sezip uzak durmaya çalıştığı o hoyrat taraf bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. — Ben senin kardeşinim, unuttun mu? O kadının sana layık olmadığını söyleyen sendin! Sürekli kıyafetlerine, düzenine, eşyalarına takmış biri diye yakınan da sendin! Şimdi bütün suçu benim üstüme mi yıkıyorsun? Hadi oradan ağabeyciğim! Yarın annemi ararım, bana nasıl davrandığını bir güzel anlatırım!

Mehmet olduğu yerde donup kaldı. Bu kadar açık, bu kadar pervasız bir küstahlık karşısında birkaç saniye ne söyleyeceğini bilemedi. O anda, yıllardır gözlerinin önüne çekilmiş olan akrabalık perdesi sanki yırtılıp yere düştü. Karşısında artık “sınav stresi yaşayan zavallı öğrenci kardeşi” yoktu. Ayşe’yi de, onu da zerre kadar umursamayan; şımartılmış, bencil, rahatına düşkün bir genç kadın vardı. Elif onu yıllardır kalkan gibi kullanmıştı. Başına iş açıldığında arkasına saklanacağı güvenli bir duvar, zahmetsizce hizmet alacağı bedava bir kapı, sorunlardan kaçmak için uzanacağı hazır bir el gibi görmüştü. Mehmet ise bu uğurda kendi evliliğini paramparça etmişti.

Cebinden telefonunu çıkardı. Parmakları titriyordu; rehberde Ayşe’nin numarasını bulması bile güçleşti. Sonunda arama tuşuna bastı. Uzayıp giden tekdüze sinyal sesleri, darmadağın olmuş evin uğultulu sessizliğinde yankılanıyor, her biri kulaklarına bir tokat gibi çarpıyordu. O mekanik bekleyiş, herhangi bir bağırıştan daha acımasızdı.

Şehrin ışıklarına bakan yüksek katlı otel odasında ise derin, kusursuz bir sükûnet vardı. Komodinin üzerindeki telefon kısa kısa titredi; ekranın soğuk ışığı loş odayı bir anlığına aydınlattı. Ayşe, camın ardında parıldayan gece manzarasından gözlerini ayırıp ekrana baktı. Orada, bir zamanlar içini ürperten o tanıdık kelime belirmişti: “Kocam.”

Daha dün olsaydı, bu isim ekranda belirir belirmez kalbi sıkışırdı. Yine ne eksik kalmıştı? Mehmet marketten ne almayı unutmuştu? Bu defa kiminle tartışmıştı? Hangi akraba apar topar kurtarılacak, doyurulacak, ağırlanacak ya da idare edilecekti? Fakat şimdi içinde en ufak bir dalgalanma olmadı. Ne kötü bir sevinç, ne özlem, ne de yıllardır biriktirdiği kırgınlıkları bir çırpıda yüzüne vurma isteği… Sadece dümdüz, buz gibi, iyileştirici bir boşluk vardı.

Ayşe ağır hareketlerle telefona uzandı. Ekrana iki kararlı dokunuşla Mehmet’in numarasını engellenenler listesine aldı. Ardından telefonu uçak moduna geçirdi. Bu gece bağırış çağırış dinlemeyecekti. Geç kalmış özürleri, tutulmayacağı baştan belli vaatleri, “bir daha olmayacak”larla süslenmiş boş pişmanlıkları da duymayacaktı. O sahnenin perdesi artık kapanmıştı; hem de bir daha açılmamak üzere.

— Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, lütfen mesaj bırakın…

Operatörün ruhsuz, donuk sesi Mehmet’in kulağında sanki bir hâkimin tokmağı gibi çınladı.

Elini yavaşça indirdi. Telefon, gevşeyen ve terden nemlenen parmaklarının arasından kayıp gazlı içecekle yapış yapış olmuş parkeye donuk bir sesle düştü. Elif hâlâ lekelenmiş koltuğun üstünde oturuyor, bol tişörtünün içinde kollarını göğsüne bağlamış ona bakıyordu. Fakat az önceki küstah bakışlarının içine artık başka bir şey karışmıştı: Her zaman işleyen, her zaman onu koruyan aile düzeninin bu kez fena halde bozulduğunu sezmişti.

Mehmet kardeşine değil de sanki boşluğa bakarak, cansız ve kendisine bile yabancı gelen bir sesle konuştu:

— Ara anneni, Elif. Hemen şimdi al telefonunu eline, burada sana ne kadar kötü davrandığımı anlat. Ama küçük bir ayrıntıyı da eklemeyi unutma: Yarın güneş batmadan ikimiz de valizlerimizle kapının önünde olacağız.

— Ne demek kapının önünde? — Elif’in kirpikleri telaşla kırpıştı. Az önce yüzüne geçirdiği o saldırgan maske derin bir çatlak verdi. — Sen hep burası ortak eviniz diye bağırıp duruyordun! Tadilatı sen yaptın diyordun. Her şey yarı yarıya değil miydi?

Mehmet acı, boğuk bir kahkaha attı. Bu kahkaha yüzünü öyle çarpıttı ki, bir anda on yaş yaşlanmış gibi göründü.

— Ben sadece inanmak istediğim şeye bağırıyordum. Senin o kendini çok akıllı sanan arkadaşlarının yanında tamamen zavallı görünmemek için… Gerçek şu: Bu evin tek sahibi Ayşe. Son çivisine, son süpürgeliğine kadar onun. Evlilik sözleşmemiz var. Hem de gayet sağlam bir sözleşme. Düğünden önce, kendimi ne kadar onurlu ve çıkar gözetmeyen bir adam sanıyorsam, gidip gururla imzaladım. Eğer yarın akşama kadar burayı eski hâline getiremezsek, maddi zarar için bizi mahkemelerde süründürür. Buna da gücü yeter. Bu şehirdeki en iyi avukatları tutacak parası var, emin ol.

— Korkutmak için yapıyor! Kendini ağırdan satmak için blöf yapıyor! — diye tiz bir sesle bağırdı Elif. Ama sesindeki kırılma artık korkusunu ele veriyordu.

— Hayır, Elif. Blöf yapan bendim. Hem de bütün o bomboş hayatım boyunca.

Mehmet eğildi, yerde bıraktığı sarı temizlik eldivenlerini aldı ve bütün gücüyle kardeşine doğru fırlattı. Islak eldivenler Elif’in dizlerine yapışarak düştü.

— Ayşe söylediğini yapan biridir. Her zaman da öyleydi. Şimdi o koltuktan kalkacaksın. Kovayı, fırçayı alacaksın; banyodaki fayanslara bulaştırdığın pisliği kazıyacaksın. Ben de ilanlara bakıp maaş kartımda kalan parayla bize şehrin en uzak köşesinde en ucuz kiralık deliği bulmaya çalışacağım. Bir de dua et, depozitoya paramız yetsin.

Ertesi sabah keskin bir ayazla, göz kamaştıracak kadar açık bir gökyüzüyle doğdu. Ayşe alarm kurmadığı hâlde tam yedide uyandı. Uzun yıllar sonra ilk kez başı, bayat ve ağır havadan zonklamıyordu. İçinde, kötü bir uykunun ardından insanın üzerine çöken o yapışkan yorgunluk da yoktu. Yatağından sakin bir hafiflikle kalktı.

Duşa girdi; sıcak su omuzlarından akarken sanki yalnızca bedenini değil, yıllardır üstüne sinmiş görünmez ağırlıkları da temizliyordu. Sonra odaya kahvaltı istedi. Bembeyaz otel bornozuna sarılıp koltuğa oturdu; önüne bırakılan sıcak kahvaltıdan birkaç lokma aldı, ardından sert ve kokulu kahvesinden yudumladı. Güneşin ilk ışıkları karşı binaların cam cephelerinde kırılıyor, şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Ayşe ise uzun zamandır ilk defa bu uyanışın içinde ezilmiyor, aksine ona eşlik ediyordu.

Saat tam dokuzu gösterdiğinde dizüstü bilgisayarını açtı. Gerekli dosyaları önüne aldı ve avukatının numarasını çevirdi.

— Ahmet Yılmaz Bey, günaydın, — dedi. Sesi dinç, berrak ve iş konuşur gibi netti. — Evet, kişisel bir mesele için arıyorum. Boşanma sürecini derhal başlatmamız gerekiyor. Doğru, mümkün olan en kısa zamanda. Mal paylaşımıyla ilgili bir uyuşmazlık beklemiyorum; evlilik sözleşmemiz yürürlükte ve geçerli. Ayrıca güvenilir bir çilingir ve güvenlik hizmeti ayarlamanızı rica edeceğim. Bugün akşam yediden sonra evimdeki bütün kilitler değiştirilecek. Adresi size birazdan mesajla yeniden göndereceğim.

Aynı saatlerde, şehrin öteki ucundaki dairede ise havaya ter, deterjan ve çaresizlik sinmişti. Mehmet’in gözleri uykusuzluktan kıpkırmızıydı; parmak eklemleri sürtünmekten çatlamış, bazı yerleri kanamıştı. Dizlerinin üzerinde ilerleyerek açık renk ahşaba işlemiş koyu vişne suyu lekesini keskin kokulu leke çıkarıcıyla yok etmeye çalışıyordu. Ne kadar ovsa iz tamamen kaybolmuyor, sanki o gece yaşananların inatçı bir damgası gibi yüzeye tutunuyordu.

Yan odada Elif, sabun köpükleriyle karışmış öfkeli gözyaşlarını yüzüne yayarak süpürgelikleri siliyordu. Ara sıra homurdanıyor, sonra Mehmet’in dönüp bakmasından çekindiği için susuyordu. Evin içinde gözleri yakan yoğun bir çamaşır suyu kokusu, ucuz çam esanslı oda kokusunun yapay ferahlığına karışmıştı. Bütün bu kokuların üstünde ise daha ağır bir şey vardı: Geri dönüşü olmayan bir yıkımın boğucu hissi.

Giriş kapısının yanında iki büyük kareli pazar çantasıyla yıpranmış eski bir valiz birbirine yaslanmış duruyordu. Mehmet’in beş yıllık evlilikten geriye götürebildiği bütün hayatı buydu. Birkaç parça kıyafet, bazı kişisel eşyalar, gereksiz yere saklanmış belgeler ve boşa harcanmış yılların ağırlığı.

Bir süre sonra doğrulmaya çalıştı. Bacakları ağrıyor, sırtı sızlıyordu. Duvara tutunarak ayağa kalktı ve koridora baktı. Daha dün, gümüş renkli çerçevesiyle tek düğün fotoğrafları orada asılıydı. Ayşe onu önceki akşam almıştı. Geriye yalnızca çıplak bir çivi ve duvar kâğıdında fotoğrafın kapattığı yerden kalma, soluk ama daha temiz bir kare kalmıştı.

Mehmet o boş kareye bakarken göğsünün ortasında fiziksel bir acı duydu. Kaybının büyüklüğünü o an bütün çıplaklığıyla kavradı. Yitirdiği şey yalnızca rahat bir ev, sıcak yemekler, ütülenmiş gömlekler ya da kendiliğinden yürüyen düzen değildi. O, kendi elleriyle kendisini ayakta tutan kadını kırmıştı. Başkalarının kaprislerini hoş görmek, ailesinin bitmeyen isteklerini idare etmek, kendini olduğundan büyük göstermek uğruna Ayşe’nin sevgisini çiğnemişti. O kadın, bütün hatalarına rağmen onu sevmiş; her gün, fark ettirmeden, onu daha iyi bir insan hâlinde tutmuştu. Şimdi ise Ayşe’nin yokluğunda geriye kalan adamın ne kadar zavallı olduğunu nihayet görebiliyordu.

Akşam saatlerinde Ayşe, taksiden parıldayan iş merkezinin önünde indi. Ofisi bu binadaydı. Üzerinde kusursuz kesimli kahve tonlarında bir takım vardı. Hafif makyajı bir önceki günün yorgun izlerini gizlemişti; bakışlarında ise telaşsız, sarsılmaz bir kararlılık duruyordu. Çantasındaki telefon usulca bildirim sesi verdi.

Ahmet Yılmaz’dan kısa bir mesaj gelmişti. Avukatı, her zamanki kuru ve düzenli üslubuyla bilgi veriyordu: Anahtarlar güvenilir bir görevliye teslim edilmiş, yeni kilitler takılmış, daire yabancı kişilerden tamamen boşaltılmıştı.

Ayşe birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Serin akşam havasını içine çekti. Omuzlarından görünmez bir yük kalkmış gibiydi. İçinden geçen düşünceye hafifçe, içten bir gülümsemeyle karşılık verdi. Sonra çantasının askısını düzeltti ve hızlı, emin adımlarla iş merkezinin döner kapılarına yöneldi.

O uğursuz akşamda hayatı yıkılmamıştı. Tam tersine, asıl şimdi başlıyordu. Temiz, özgür ve en önemlisi artık yalnızca kendisine ait bir hayat…

Şükrüye'nin Penceresinden