— Oğlunuz, — dedi babam, bakışlarını Mert’e çevirerek, — biraz önce benim kızımla evlendi. Benim lokantamda. Masrafını benim karşıladığım bu yerde. Ve siz onu herkesin içinde küçük düşürdünüz.
— Mert! — Zehra birden oğluna döndü. — Bir şey söylesene!
Mert yerinden kıpırdamadı. Gözlerini önündeki tabağa dikmişti. Elleri dizlerinin üzerinde birbirine kenetlenmişti.
— Mert! — diye yineledi Zehra, sesi bu kez daha keskin çıktı.
Cevap gelmedi.
Babam bu kez doğrudan ona yöneldi.
— Mert, — dedi ölçülü bir sakinlikle, — annenin yanında mı duruyorsun, eşinin yanında mı?
Mert başını ağır ağır kaldırdı. Önce babama baktı. Sonra annesine. En sonunda da bana.
— Ben… ne diyeceğimi bilmiyorum…
— Annenin gitmesi gerektiğini söyle, — dedi babam.
— Ama o benim annem…
— Elif de senin eşin. Daha bir saat önce onu seveceğine, koruyacağına söz verdin.
Mert dudaklarını araladı. Fakat tek kelime çıkmadı ağzından.
Babam yeniden Zehra’ya döndü.
— Sayın Yılmaz. Lokantamdan ayrılıyorsunuz. Şimdi.
— Beni buradan kovamazsınız! — diye bağırdı Zehra.
— Kovabilirim, — dedi babam. — Burası benim işletmem. Düzeni bozan herkesi dışarı çıkarma hakkım var. Güvenlik kameraları her şeyi kaydediyor. Buradaki yüz kişi de söylediklerinizi duydu. Ya kendi isteğinizle çıkarsınız ya da güvenliği çağırırım.
Zehra’nın yüzü kıpkırmızı kesildi. Birkaç saniye sonra rengi bembeyaz oldu. Sonra çantasını sertçe kaptı.
— Mert, gidiyoruz!
— Hayır, — dedi babam. — Mert benim damadım. O burada kalabilir. Siz kalamazsınız.
— Mert! — diye haykırdı Zehra. — Benimle geliyor musun, gelmiyor musun?
Mert bana baktı. Ardından annesine. Sonra babama.
— Ben… annemle gitmem gerek.
— Hayır, — dedi babam. — Gerekmiyor.
— Ama o yalnız…
— Yetişkin bir kadın, — diye karşılık verdi babam. — Evine nasıl döneceğini bulur.
Mert ayağa kalktı. Annesinin yanına doğru yürüdü.
— Özür dilerim, Elif, — dedi omzunun üzerinden, yüzüme tam bakmadan. — İyi olduğundan emin olmalıyım.
Ve gitti.
Annesiyle birlikte.
Lokantadan dışarı çıktı.
Kendi düğününden ayrıldı.
Salonda yüz kişi sessizce oturuyordu. Kimse ne yapacağını bilemiyordu; sandalyeler bile sanki ses çıkarmaya çekiniyordu.
Babam yanıma geldi. Elimi avucunun içine aldı.
— Elif’im, canım kızım. Kalkabilir misin?
Ayağa kalktım. Dizlerim titriyordu.
Babam beni mikrofonun başına götürdü. Sonra konuklara döndü.
— Kıymetli misafirler, — dedi. — Yaşanan bu tatsızlık için hepinizden özür dilerim. Damadım düğünü terk etmeyi seçti. Annesiyle birlikte. Bu, onun tercihidir.
Bir an durdu. Cebinden mendilini çıkardı, gözlerinin kenarını sildi.
— Ama kızım burada. Ve biz bu geceyi kutlamaya devam edeceğiz. Çünkü o bunu hak ediyor. Sevilmeyi de, saygı görmeyi de, yanında duran insanlarla bu günü yaşamayı da hak ediyor.
Önce bir kişi alkışladı. Ardından bir başkası. Sonra birkaç kişi daha.
Kısa süre içinde bütün salon alkış sesleriyle doldu.
Ben mikrofonun yanında duruyordum. Üzerimde gelinliğim vardı. Yanımda ise damat yoktu.
Babam bana sarıldı.
— Eve gidelim mi, kızım?
Başımı iki yana salladım.
— Hayır. Kalacağız. Kutlayacağız.
— Emin misin?
— Evet. Çünkü sen haklısın. Ben bunu hak ediyorum.
Düğün devam etti. Damatsız. Kaynanasız.
Babamla dans ettim. Sonra erkek kuzenimle. Ardından kız kuzenimle. Pastadan yedim. Amcamın anlattığı fıkralara güldüm. Bardağıma konan şerbetten içtim.
Ama her dakika Mert’in kapıdan içeri girmesini bekledim.
Gelmedi.
Gece yarısına doğru dışarı çıktım. Lokantanın önündeki banka oturdum. Ay ortalığı solgun bir ışıkla aydınlatıyordu. Her yer sessizdi.
Biraz sonra babam da dışarı geldi. Yanıma oturdu.
— Nasılsın?
— Bilmiyorum baba.
— Aradı mı?
— Hayır.
Babam başını hafifçe salladı. Bir süre konuşmadı. Sonra yumuşak bir sesle sordu:
— Elif, sana bir şey söyleyebilir miyim?
— Söyle.
— Mert bugün bir seçim yaptı. Bu seçimi onun yerine annesi yapmadı.
