“Gelinimiz başlı başına bir yanlış” dedi Zehra Yılmaz, mikrofonla yüz kişi önünde gelini parmağıyla işaret ederek

Hikâyeler
Bu rezil düğün, onurumu yerle bir etti.

Kendi seçti. Seni nasıl küçük düşürdüğünü gördü. Söylediklerini duydu. Buna rağmen onun yanında durdu.

— Ama…

— Aması yok kızım. O tercihini yaptı. Hem de kendi düğününde, yüz kişinin önünde. Bu bir dalgınlık değil. Bu, açıkça verilmiş bir karar.

Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu.

— Peki ben ne yapacağım baba?

— Sen ne yapmak istiyorsun?

— Bilmiyorum.

Babam derin bir nefes aldı.

— Sevgi tek başına yetmez Elif, — dedi alçak sesle. — İçinde saygı olacak. Cesaret olacak. Mert’in seni sevdiğini biliyorum. Ama seni koruyacak yüreği gösteremedi. O olmayınca sevgi eksik kalır.

Mert gece ikide mesaj attı:

“Elif, özür dilerim. Annem çok kötü oldu, panikledi. Onu eve götürmek zorunda kaldım. Yarın döneceğim. Konuşuruz.”

Cevabım kısa oldu:

“Hayır Mert. Bugün seçimini yaptın. Anneni seçtin. Şimdi bununla yaşa.”

Sonra numarasını engelledim.

Aradan üç ay geçti.

Boşanma işi uzamadı. Mert duruşmaya gelmedi; yerine avukatını gönderdi. Avukat, “Müvekkilim pişman. Evliliğe bir şans daha verilmesini istiyor,” dedi.

Hâkim bana döndü:

— Siz ikinci bir şans vermek istiyor musunuz?

Başımı kaldırıp net bir sesle cevap verdim:

— Hayır.

Karar çıktı.

Bugün babamın lokantasında, cam kenarındaki masada oturuyorum. Adını düğünden sonra “Yeni Başlangıç” koydu. “Bazı şeyler yeniden doğmayı hak eder,” demişti.

Önümde sütlü kahvem var. Elimde bir kitap. Dışarıda çiftler geçiyor; birbirlerinin ellerini tutmuşlar. Onlara bakıp hafifçe gülümsüyorum.

Bir gün ben de yine öyle yürüyeceğim. Ama bu kez yanımda başka biri olacak. Gerektiğinde susmayan, arkamda değil yanımda duran biri.

Telefonum titriyor. Bilmediğim bir numaradan mesaj geliyor. Mert olduğunu hemen anlıyorum:

“Elif, ne olur beni affet. Büyük bir hata yaptım. Annemle konuşmuyorum artık. Aramıza mesafe koydum. Lütfen bana bir fırsat ver.”

Mesajı sonuna kadar okuyorum.

Sonra siliyorum.

Çünkü babam haklıydı. Düğün günü yaşanan şey bir hata değildi. Bir tercihti.

Ben ise her zaman beni seçecek birini hak ediyorum. İlk anda. Tereddüt etmeden.

Önce annesini seçip sonra pişman olan birini değil.

Babam yanıma geliyor, sandalyeyi çekip oturuyor.

— Nasılsın Elif?

— İyiyim baba. Gerçekten iyiyim.

— Yazdı mı?

— Evet. Sildim.

Yüzünde gururlu bir tebessüm beliriyor.

— Seninle iftihar ediyorum.

— Neden?

— Çünkü neyi hak ettiğini biliyorsun. Ve kimsenin seni daha azına razı etmesine izin vermiyorsun.

Elini tutuyorum.

— Teşekkür ederim baba. O gün için. Yaptığın her şey için.

— Ben bir şey yapmadım ki.

— Yaptın. Damat adayımı kendi düğünümüzden kovdun. Üstelik kendi lokantanda, herkesin önünde.

Babam kaşlarını kaldırıp düzeltiyor:

— Ben seni hiçe sayan birini dışarı çıkardım. Onun damadın olması sadece ayrıntıydı.

Gülüyorum. Aynı anda gözlerim doluyor.

— Bundan sonra ne yapacağım baba?

— Yaşayacaksın. Zamanla karşına biri çıkacak. Ayağa kalkmasını bilen biri. “Yeter,” diyebilen biri. Seni ilk anda, hiç duraksamadan seçecek biri.

— Ya çıkmazsa?

— Çıkar. Çünkü sen değerlisin Elif. Doğru adam bunu görür.

Dışarıda kar yağmaya başlıyor. Mevsimin ilk karı.

Pencereden bakıyorum. Sokakta bir çift görüyorum. Adam kadının omzuna kolunu dolamış, onu kar tanelerinden korumak ister gibi paltosunu ona doğru çekiyor. Kadın gülüyor.

İstediğim şey bu.

Hak ettiğim şey de bu.

Düğününden annesiyle birlikte çekip giden bir adam değil.

Benim için gerekirse annesinin karşısında durabilecek bir adam.

Babam o gün bana bunun neye benzediğini gösterdi: birinin seni gerçekten korumasını.

Artık ne aradığımı biliyorum.

Ve neyi bir daha asla kabul etmeyeceğimi de.

Şükrüye'nin Penceresinden