Kendisini, laboratuvar masasının üstüne yatırılmış ve uyuşturulmadan kesilmeyi bekleyen bir kurbağa gibi hissediyordu. Ağzını açmadı; ne söyleyeceğini bilmiyordu. O kalın, boğucu sessizliğin içinde de şunu anladı: Bozulmasından korktuğu o suskunluk aslında fırtına değil, fırtına öncesi durgunluktu. Asıl kasırga daha yeni yaklaşıyordu.
Mert’in susması, kurabileceği her cümleden daha açık konuşuyordu. Omuzları düşmüş, başı eğilmiş, ayakkabılarının ucuna bakıp duruyordu; sanki dünyadaki en önemli şey oradaymış gibi. Bu sessiz, teslim olmuş çaresizlik Zeynep için bardağı taşıran son damla oldu. Güçlükle elinde tuttuğu hâkimiyet, üstüne ağırlık binen ince buz gibi çatırdadı.
Yine de bağırmadı. Tam tersine, sesi daha da alçaldı; içine tehlikeli, hırıltılı bir sertlik karıştı. Ona doğru bir adım attı. Mert içgüdüsel olarak geriledi ve sırtı yarı açık kapının pervazına çarpana kadar geri çekildi.
“Beni çok dikkatli dinle,” diye başladı Zeynep. Her kelimeyi, duvara çivi çakar gibi tek tek bastırarak söylüyordu. “Şu anda annenin bunu neden yaptığını sormuyorum. Onun gerekçeleri, kırgınlıkları, yıllar önce ona iyilik etmiş eski tanıdıkları umurumda bile değil. Ben sana soruyorum. Sana, Mert. Bunu benim önüme neden getiriyorsun?”
Masanın etrafından dolaştı. Hareketleri birden keskinleşmiş, yırtıcı bir hayvanın atılganlığına bürünmüştü. Masanın üzerinde duran, kalem kalem hazırlanmış bütçe çıktısını kaptı; her satırın yanında kuruşu kuruşuna yazılmış rakamlar vardı. Kâğıtları umursamaz bir savuruşla Mert’in önüne attı. Sayfalar cilalı yüzeyin üzerinde yelpaze gibi dağıldı.
“Bunu görüyor musun?” dedi. “Bu öylesine karalanmış bir kâğıt değil. Bu bizim bütçemiz. Neredeyse iki yıl boyunca biriktirdiğimiz para. Benim param, senin paran. Senin o saçma listene eklenen her yeni isim yalnızca bir satır değil. Restoranda ayrılacak bir yer demek. Yemek demek, içecek demek, servis demek. Tanımadığım, tanımak da istemediğim bir insan için cebimizden bin yedi yüz, iki bin, iki bin dört yüz lira çıkması demek! Bizimle hiçbir bağı olmayan, bizi zerre kadar önemsemeyen ama gelip bizim paramızla yiyip içtikten sonra ana yemeği beğenip beğenmediğini konuşmayı kendine hak gören biri için!”
İki elini dosyanın iki yanına bastırdı, kâğıtların üzerine eğildi. Yüzü Mert’in yüzüne otuz santimden fazla uzakta değildi. Mert, Zeynep’in gözlerinin nasıl karardığını apaçık gördü. Biraz önceki o buz gibi sakinlik gitmişti; yerine koyu, öfkeli bir ateş yerleşmişti.
“Annen bize yardım etmiyor, Mert,” dedi. “Bizi düşündüğü falan yok. O kendini haklı çıkarmaya çalışıyor. Bizim günümüzü kendi gösterisine, kendi gurur pazarına çeviriyor. Kime neyi ispat etmek istiyorsa hepsini oraya toplamak istiyor. Sen de onun uslu habercisisin. Ona bir şey anlatmayı denemiyorsun bile. Sadece onun dayatmalarını kuyruğunu kıstırmış hâlde bana getiriyorsun ve benim de bir şekilde yutacağımı umuyorsun.”
Doğruldu. Sesi bir anda odanın tamamına yayıldı. İçinde bastırılmış bir öfke çınlıyordu; artık saklamaya gerek duymadığı küçümseme de o sese karışmıştı.
“Eğer düğünümüzün masrafını annen karşılıyorsa, kimi istiyorsa çağırsın, kaç kişiyi istiyorsa yazsın. Ama karşılamıyorsa… o listeleriyle gelip burnunu bizim işimize sokmasın. Bu kadar!”
Son söz, odada bir patlama gibi yankılandı. Zeynep keskin bir hareketle arkasını döndü; konuşmanın bittiğini bütün bedeniyle ilan etmişti. Bu sert çıkışın altında ezilen Mert, sonunda kendini zorlayıp konuşacak gücü buldu. Ne var ki söyleyebileceği en yanlış şeyi söyledi.
“Zeynep… böyle olmaz ama. İnsanın büyüklere karşı biraz saygısı olmalı. Sonuçta o benim annem…”
Cümlesini tamamlayamadı. Zeynep’in yüzündeki ifade öyle ani değişti ki Mert’in midesi düğümlendi. Gözlerindeki alev söndü. Bir anda. Sanki biri ışığı kapatmıştı. O ateşin yerine soğuk bir berraklık geldi. Öfke değildi bu, kırgınlık da değildi; kış havası kadar temiz, keskin ve şeffaf bir fark edişti. Zeynep ona, sokakta tesadüfen karşılaştığı yabancı birine bakar gibi baktı. Mert o bakışın içinde sonu gördü.
“Saygı” kelimesi barut fıçısını havaya uçuran kıvılcım olmadı. Daha çok, bütün devreyi kapatan bir düğme gibiydi. Bir an önce içinde kaynayan öfke iz bırakmadan çekildi; sanki hiç var olmamıştı. Geriye yalnızca çınlayan bir boşluk ve insanı hareketsiz bırakan acı bir açıklık kaldı. Bu ne affedişti ne de kabulleniş. Bu, Zeynep’in benliğinin en derin, neredeyse hücresel bir yerinde çoktan verilmiş bir karardı.
