“O listeleriyle bizim işimize burnunu sokmasın!” Zeynep soğuk, mesafeli bir dikkatle kalemi bıraktı ve Mert’e baktı

Hikâyeler
Soğuk sakinliği, acımasız ve ürkütücüydü.

Duyguların ve kuşkuların araya girmesine fırsat tanımayan, aklın bile gerisinde, daha derinde işleyen bir kesinlikti bu.

Zeynep artık karşısında nişanlısını görmüyordu. Hayatını birlikte kurmayı düşündüğü adam gitmişti. Ona, sonucu baştan yanlış çıkmış bir deneye bakan bir bilim insanı gibi baktı; serin bir acımayla, ama kendini hiç katmadan. Mert artık onun kurduğu gelecek tasarımının, dünyasının, planlarının içinde yer almıyordu. Sadece odasında dikilen bir adamdı. Yabancı biri. Üstelik zayıflığının içinde acınacak kadar kolay çözülebilen, ne yapacağı önceden belli biri.

Hiçbir şey söylemeden döndü. Yavaşça, sanki kendisine ait olmayan bir vakar taşıyormuş gibi masaya doğru yürüdü. Hareketlerindeki keskinlik kaybolmuştu; yerine ölçülü, pürüzsüz, neredeyse törensel bir sakinlik gelmişti. Az önce gerginlikle daralmış gibi duran oda birden genişlemiş, sessizleşmişti. Mert onun sırtına bakakaldı. Ne yerinden kıpırdayabiliyor ne de ağzından tek kelime çıkarabiliyordu. Birazdan geri dönüşü olmayan bir şeyin yaşanacağını hissediyordu; fakat Zeynep’ten yayılan o soğuk kesinlik iradesini tamamen felç etmişti.

Zeynep, özenle hazırladığı oturma düzenlerinin durduğu yerde durdu. Önce onlara baktı. Sonra davetiye örneklerine, ardından bütçe notlarına… Birkaç dakika öncesine kadar geleceğin parçaları olan bu kâğıtlar, şimdi artık var olmayan bir hayatın kalıntılarıydı. Derken bakışları Mert’in getirdiği, dörde katlanmış o gülünç defter yaprağına takıldı. Kâğıt masanın üzerinde yamuk duruyordu; sağlıklı bir düzenin içine sızıp her şeyi içten içe çürüten yabancı bir madde, bir hastalık gibi.

Sol elini kaldırdı. Avizenin ışığı, nişan yüzüğünün düzgün halkasında donuk bir parıltı bıraktı; küçücük ama berrak bir taş da aynı ışığı kısaca yakaladı. O yüzüğü kendisi seçmişti. Zevkine güvenmiş, beğenisiyle gurur duymuştu. Mert’in, çatı katındaki restoranda yüzüğü parmağına geçirirken ellerinin nasıl titrediğini de hatırlıyordu. Şimdi ise kendi parmakları taş gibiydi. Sağ elinin başparmağıyla işaret parmağını yüzüğe götürdü, kavradı ve çekip çıkardı. Yüzük en ufak bir direnç göstermeden, kolayca parmağından sıyrıldı.

Onu iki parmağının arasında tuttu. Sanki tuhaf, dokunulmak istenmeyen küçük bir böceği inceliyormuş gibiydi. Sonra liste kâğıdının üzerine doğru kaldırdı. Bir an öylece bekledi. Mert’in olan biteni bütün çıplaklığıyla anlamasına izin veren, kısa ama ağır bir andı bu. Ardından parmaklarını açtı. Yüzük kâğıdın üzerine kuru, hafif bir tıkırtıyla düştü. Normalde duyulmayacak kadar küçük olan bu ses, odadaki sağır edici sessizliğin içinde bir silah patlamasından daha sert yankılandı.

Küçük altın halka, taşının ince pırıltısıyla birlikte tam sayfanın ortasında, kayınvalide adayının kıvrıla kıvrıla uzanan el yazısının üstünde duruyordu.

Zeynep tek parmağıyla, hafif ve neredeyse tiksinti taşıyan bir hareketle kâğıdı itti. Üzerindeki yüzükle birlikte o tuhaf bütünlük, masanın parlak yüzeyinde kayarak Mert’e doğru ilerledi ve tam önünde durdu.

“Al,” dedi. Sesi dümdüzdü; ne öfke vardı içinde ne kırgınlık. İmzaya evrak uzatan bir memurenin tarafsızlığıyla konuşuyordu. “Bunu annene ver. Davetiye yerine geçer. Madem hayatının nasıl kurulacağını o benden iyi biliyor, artık seninle o evlensin.”

Cümlenin odada asılı kalmasına izin verdi. Sözler havaya, duvarlara, Mert’in bilincine yavaş yavaş sindi.

“Düğün olmayacak.”

Sonra arkasını döndü. Ama yatak odasına gidip eşyalarını toplamaya kalkmadı. Kapıyı çarpıp çıkmadı da. Sakin, dengeli adımlarla mutfağa yöneldi. Mert, dolap kapağının açılışını duydu; ardından bir bardağın çıkarılışını, sonra musluktan akan suyun sesini. Yıkılmış bir dünyanın ortasında bu kadar sıradan, bu kadar ev içi bir ses duymak, hayatında işittiği en korkunç şeydi. Zeynep ortalığı ayağa kaldırmıyordu. Bir facia sahnesi kurmuyordu.

Sadece onu hayatından sessizce çıkarıp atmış ve su içmeye gitmişti.

Mert ise odanın ortasında tek başına kaldı. Ölmüş planların arasında, o komik listenin üstünde duran yüzüğe bakıyordu. Yüzük, ortak geleceklerinin mezarına dikilmiş küçük bir taş gibi duruyordu.

İlk birkaç dakika boyunca yerinden kıpırdamadı. Ayakları zemine çakılmış gibiydi. Defter yaprağının üzerindeki parlak halkaya bakıp durdu. Mutfaktan gelen musluk sesi, ardından bardağın tezgâha usulca bırakılışı, evdeki tek seslerdi. Fakat Mert’in kulağında bunlar dayanılmaz derecede yüksek, hatta yakışıksız biçimde gündelik geliyordu.

Zihni olanları kabullenmeyi reddediyordu. Ne düzgün bir düşünce kurabiliyor ne de ağzına uygun bir söz bulabiliyordu. Bu boşluğun, bu insanı hareketsiz bırakan paniğin içinde, kriz anlarında hep yaptığı tek şeye sığındı: telefonunu cebinden çıkardı ve hızlı aramadaki ilk numarayı çevirdi.

Şükrüye'nin Penceresinden