— Anne, gelmen lazım. Çok kötü bir şey oldu.
Emine kırk dakika sonra kapıdaydı. Zile basma gereği duymadı; çantasından kendi anahtarını çıkarıp kapıyı açtı. Eve adım atışı, misafirliğe gelmiş birinin çekingenliğiyle değil, düzeni yeniden kurmaya gelen asıl ev sahibinin kesinliğiyleydi.
Yüzünde savaşmaya hazır, kendince haklı bir öfke vardı. Salonun ortasında hâlâ ne yapacağını bilemez hâlde dikilen oğlunu görür görmez selam vermeden, sesini alçaltıp buyurgan bir tonla sordu:
— Nerede o? Kendini ne sanıyor bu…?
Mert gözlerini masadan ayırmadan, kısık bir sesle cevap verdi:
— Mutfakta.
Emine hiç oyalanmadan mutfağa yöneldi. Zeynep masanın başında oturuyor, elindeki bardaktan ağır ağır su içiyordu. Ne yerinden fırladı ne de karşı saldırıya geçti. Kapıda beliren kadına sakin bir bakışla döndü. Gözlerinde korku da yoktu, nefret de. Yalnızca sonu gelmez, buz gibi bir yorgunluk vardı.
— Oğluma ne yaptın sen? — diye başladı Emine, eşiğin üzerinde durup sesini sertleştirerek.
Devam etmek için ağzını açmıştı ki Zeynep ondan önce davrandı.
— Oğlunuza mı? Hiçbir şey yapmadım Emine Hanım. Sadece ondan bir koca çıkarmaya çalışmaktan vazgeçtim.
Sesi öylesine sakindi ki, neredeyse dostça sayılabilirdi; işte bu yüzden söyledikleri daha da acımasız duyuluyordu. Bardağı masaya bıraktı, parmaklarını birbirine geçirdi.
— Muhtemelen liste meselesi için geldiniz. İçiniz rahat olsun, mesele o değil. Kuzeniniz de değil. Oğlunuzun birazdan getirip size teslim edeceği yüzük var ya… — bunu söylerken Mert sanki yan odada değilmiş, çoktan geçmişte kalmış biriymiş gibi konuştu — o yüzük, kapris yapan bir gelinin ani öfkesi değil. Bir teşhis. Hiç doğmamış ailemizin teşhisi.
Bakışları Emine’nin yüzünden kayıp duvarın ötesindeki görünmez Mert’e uzandı. Sesi biraz daha alçaldı; ama alçaldıkça daha keskinleşti.
— Ben onunla evlenmek istemiştim. Mert’le. Onunla bir hayat kurabileceğime inanmıştım. Fakat bunun mümkün olmadığını anladım. Çünkü siz onunla birlikte geliyorsunuz. Müstakbel kayınvalide olarak ya da bir gün çocuklarımın babaannesi olarak değil. Evliliğimizin en büyük ortağı gibi geliyorsunuz; karar hakkı sizdeymiş gibi. Oğlunuz ise benim yol arkadaşım değil. Sizi incitmekten ödü kopan bir yönetici sadece.
Emine’nin dudakları aralandı, fakat kelimeler boğazına takılı kaldı. Zeynep’in hâli bağırıp çağıran, kendini kaybetmiş bir kadına benzemiyordu. Daha çok, çaresi olmayan bir hastalığın gerçeğini hasta yakınlarına anlatan bir doktor gibiydi.
— Anlıyor musunuz bilmiyorum, ama ben ömrümü sürekli arkama bakarak, sizden izin bekleyerek geçirmek istemiyorum. Tatile şuraya gidebilir miyiz, bu koltuğu alabilir miyiz, çocuğumuza bizim istediğimiz adı verebilir miyiz, yoksa sizin uygun gördüğünüzü mü seçmeliyiz… Böyle yaşamak istemiyorum. Benim kararlarımın, bizim ortak kararlarımızın sizin süzgecinizden geçmesini istemiyorum. Ve Mert’le bu düzenin değişmeyeceğini artık biliyorum. Hiçbir zaman değişmeyecek.
Bir kez daha salon tarafına baktı.
— O da… o da hayatı boyunca ikimizin arasında böyle duracak. Bir duvar gibi değil, koruyucu gibi değil, hakem gibi hiç değil. Sadece başkalarının isteklerini taşıyan, sonra da mahcup mahcup gözlerini yere indiren bir haberci gibi. Ben böyle bir eş istemiyorum. Üzgünüm. Ama kendime duyduğum saygı, buna razı olmamdan daha büyük.
Ayağa kalktı. Sandalyenin ayağı dibinde duran çantasını aldı. Acele etmiyordu; her hareketi dingin, ölçülü ve geri dönüşsüzdü. Masanın etrafından dolaştı, kapıya doğru yürüdü. Donup kalmış Emine’nin yanında bir an durdu.
— Sorun, oğlunuzu sevmeniz değil — dedi neredeyse fısıltıyla. — Sorun, o sevginin içinde başka hiç kimseye yer kalmaması. Allah’a emanet olun.
Zeynep onun yanından geçti. Sonra Mert’in önünden de geçti; Mert, ayaklarının dibine çivilenmiş gibi bir adım bile atamadı. Zeynep kapıya yöneldi. Kilit hafif bir tıkırtıyla açıldı, ardından kapı kapandı.
Evin içine sessizlik çöktü; ama bu, biraz önceki sessizliğe benzemiyordu. Daha ağırdı, daha yapışkan, söylenmemiş suçlamalarla doluydu. Anneyle oğul baş başa kalmıştı.
Emine yavaşça Mert’e döndü. Hayatında ilk kez oğlunun gözlerinde hayranlık ya da itaat görmedi. Bambaşka bir şey vardı orada. Boş, ürkütücü, insanın içine soğuk salan bir şey.
Mert de ona baktı. Bütün sıkıntılarının, bütün bahanelerinin, bütün ertelenmiş kararlarının kaynağına bakar gibi. Ve o anda, az önce çıkıp giden kadının doğruyu söylediğini anladı.
Düğün olmayacaktı.
Ve sanki bundan sonra hayat da olmayacaktı…
