“Ben sensiz bir hiçim.” dedi Kerem, Zeynep ise boş sandalyeye bakıp tereddütle gülümsedi

Hikâyeler
Haksızca solan umutlar, kırgın bir gecenin adı.

Milyonlarca liralık hareketin izleri, satır satır önündeydi.

Zeynep yalnızca defter tutan, bordro hazırlayan bir muhasebeci değildi. Kerem’in kendi başarısı sandığı o iş düzeninin karanlık tarafını kuran, deliklerini kapatan, hangi paranın nereden girip nereden çıkacağını hesaplayan kişiydi. Banka evraklarında Kerem’in çoğu zaman okumadan attığı her imza, her dolambaçlı işlem, her gizli ödeme planı burada kayıtlıydı. Zeynep toplam rakamlara hızlıca göz gezdirdi. Üç yıl içinde devletten kaçırılan tutar neredeyse on beş milyon lirayı buluyordu.

Vergi kaçakçılığı, sahte belge düzenleme, usulsüz para akışı… Dosya doğru ellere geçtiğinde bunun basit bir muhasebe hatası gibi gösterilmesi mümkün değildi. Üstelik sorumluluk yalnızca beyannameye imza atanların üzerinde kalmayacaktı; talimatı veren de bu zincirin halkasıydı. Kerem’in aklından hep çıkan şey buydu: Bazı emirlerini sesli mesajla bırakacak kadar dikkatsiz davranmıştı.

Zeynep dosyaları iki ayrı şifreli belleğe aktardı. Birincisini, gardırobun en arka köşesinde asılı duran ve üç kıştır giymediği eski paltosunun cebine yerleştirdi. İkincisini ise antredeki rafın üzerinde duran küçük hat levhasının arkasına sıkıştırdı; evde Kerem’in tuhaf bir çekingenlikle el sürmediği tek eşya oydu. Sonra yeniden masaya döndü, telefonunu eline aldı ve rehberinde yıllardır açmadığı bir ismi buldu: Hakan Demir.

Hakan, Kerem’in eski patronuydu. Kerem iş hayatının başlarında onu yarı yolda bırakmış, büyük bir müşteriyi elinden almış ve eski amirini bütün çevrenin önünde zor durumda bırakmıştı. Hakan o dönem batmanın eşiğine gelmiş, fakat bir şekilde toparlanmayı başarmıştı. Şimdi ise Kaya Yapı’nın katıldığı neredeyse her ihalede karşısına dikilen rakip bir inşaat şirketinin sahibiydi. Zeynep çok iyi biliyordu: Hakan’ın Kerem’e karşı yıllardır dinmeyen, kişisel bir öfkesi vardı.

Saat tam gece on birde aradı. Yaşlı adamın uyumuş olabileceğini düşünüyordu ama buna rağmen numaraya bastı. Hakan ikinci çalışta telefonu açtı. Sesi hem diri hem de temkinliydi.

— Hakan Bey, ben Zeynep Kaya. Eski çalışanınız Kerem Kaya’nın muhasebecisi, — dedi Zeynep, sesini özellikle dengede tutarak. — Bu saatte rahatsız ettiğim için kusura bakmayın. Fakat size kolay kolay geri çeviremeyeceğiniz bir teklifim var.

— Zeynep? Kerem’in karısı? — Hakan’ın sesinde açık bir şaşkınlık belirdi. — Ne oldu? Gecenin bir vakti seni kapının önüne mi koydu?

— Daha kötüsü, — dedi Zeynep. — Altı yıldır biriktirdiğim parayla kız kardeşine iki milyon sekiz yüz bin liralık ev aldı. Sonra da bana, benim hiçbir şey olmadığımı, şirketin annesinin üzerine kayıtlı olduğunu söyledi. Bir de benim her şeyi bildiğimi unuttu. Her şeyi, Hakan Bey. Son üç yılın tamamını. Kasadan ve kayıtlardan kaçırılmış yaklaşık on beş milyon lira. İki yıl önceki ihalede sizi hangi yollarla geçtiğini öğrenmek ister misiniz? Bütün düzenekler, hesap numaraları, paravan şirketler, ödeme listeleri ve ona ait sesli talimatlar elimde. Ben adalet istiyorum. Bu belgeleri size ücretsiz veririm. Ama tek bir şartım var.

— Nedir o şart? — Hakan artık merakını gizlemeye çalışmıyordu.

— Yarın sabah saat onda onun ofisine ekipler girecek. Vergi memurlarının kibar bir denetim ziyareti gibi değil. Savcılık talimatıyla, mali suçlar kapsamında ciddi bir arama yapılacak. Sizin Mali Suçlarla Mücadele’de bağlantılarınız olduğunu biliyorum. Onlara, ifade vermeye ve belge teslim etmeye hazır bir başvuran olduğunu söyleyin. Arama kararıyla gelsinler.

Telefonun diğer ucunda kısa ama ağır bir sessizlik oluştu. Zeynep, Hakan’ın duyduklarını tartarken derin derin soluk aldığını işitiyordu.

— Zeynep, bunun seni de yakabileceğinin farkında mısın? — dedi Hakan, bu kez yavaş ve sert bir ciddiyetle. — Bu işlemlerin başında sen vardın. Defterleri sen tuttun. Derine inilirken sen de dosyaya girersin.

— Biliyorum, — diye karşılık verdi Zeynep. — Ama bende onun talimat kayıtları var. Savcılıkla iş birliği yapmaya hazırım; suç ortağı değil, tanık olarak değerlendirilmem için hukuki zemin var. Avukatım bunun mümkün olduğunu söylüyor. Kaldı ki ben bu işlerden ayrıca bir servet elde etmedim. Kerem’in benden aldığı iki milyon sekiz yüz bin lira benim kişisel hesabımdaydı ve resmi maaşımdan altı yılda birikti. Kaynağını belgeleyebilirim. Ama o kendi parasının kaynağını açıklayamaz.

Hakan boğazını temizledi. Ardından kısa, kuru bir kahkaha attı.

— Demek koynunda böyle bir yılan beslediğinin farkında bile değilmiş… Peki. Bana bu gece kısa bir özet gönder. Tutarlar, tarihler, hesap numaraları, ilgili şirketler… Ben sabaha kadar gereken kişileri hazırlayacağım. Yarın saat tam onda kocan hayatının en unutulmaz sabahını yaşayacak.

Zeynep telefonu kapattı ve şifrelenmiş dosyayı gönderdi. Ardından ayağa kalkıp antredeki aynanın karşısına geçti. Karşısında yorgun bir kadın duruyordu; gözlerinin altında koyu halkalar, saçları sıkıca toplanmış, yüzünde yılların yıpranmışlığı vardı. Kerem ona bir zamanlar “solmuş, renksiz bir kadın” demişti. Yanılmıştı. Solmuş kadınlar köşelerine çekilir, susar, kaderine razı olurdu. Zeynep ise köşeye sıkıştırıldığında dişlerini gösteren, akıllı, sabırlı ve intikamını aceleye getirmeyecek kadar tehlikeli biriydi. Aynadaki yansımasına hafifçe gülümsedi ve alçak sesle mırıldandı:

— Sen daha çok kazanacaksın, Kerem. Ama bu kez hesabını demir parmaklıklar arasında yaparsın.

Ertesi sabah Zeynep için beklediği, hatta içten içe hazırlandığı bir ziyaretle başladı. Saat on civarıydı. Kerem’in o dakikalarda ofiste olması, haftalık toplantısını yönetmesi gerekiyordu. Tam o sırada dairenin zili çaldı. Kısa ve aceleci bir basış değildi bu; uzun, buyurgan, insanı yerinden sıçratan bir zil sesi. Zeynep daha kapıya yürümeden kimin geldiğini anlamıştı. Böyle çalan tek kişi Elif’ti.

Kapıyı açtığında görümcesi bütün gösteriş merakıyla karşısında duruyordu. Üzerinde göz alıcı pembe bir eşofman takımı, dudaklarında parlak bir ruj, başında kendince şık sandığı kabartılmış bir saç modeli vardı. Yüzündeki tepeden bakan ifade ise belli ki aynanın karşısında uzun uzun çalışılmıştı. Elinde boş bir seyahat çantası tutuyordu.

— Merhaba canım ablacığım, — diye şarkı söyler gibi uzattı Elif ve izin beklemeden içeri adım attı. — Düşündüm de, madem artık yeni eve paran kalmadı, bunca eski püskü eşyayı ne yapacaksın? Senin zaten yerin dar. Benimse artık koyacak bolca alanım var. Şöyle gardırobuna bir bakayım dedim. Sakıncası yoktur herhâlde, değil mi?

Zeynep kenara çekildi ve onu koridora aldı. Tek kelime etmedi. Yalnızca Elif’in ev sahibesiymiş gibi yatak odasına yürüyüşünü, dolabın kapaklarını ardına kadar açışını ve askılardaki kıyafetleri gelişigüzel karıştırmaya başlamasını izledi.

— Aaa, şu kürke bak! — diye bağırdı Elif, Zeynep’in üç yıl önce büyük bir projenin sorunsuz tamamlanmasından sonra aldığı vizon kürkü çekip çıkarırken. — Bunu artık giymiyorsun, değil mi? Hem sana biraz ağır kaçıyor artık. Bana ise tam yakışır.

Kürkü omuzlarına attı, aynanın karşısında sağa sola dönerek kendini süzdü. Zeynep kapı eşiğinde durmuş, kollarını göğsünde birleştirmişti. Sessizdi. Elif ise bu suskunluğu kabullenmişlik sanıyordu.

— Ne o, niye böyle dut yemiş bülbül gibisin? — Elif başını çevirip gözlerini kısarak baktı. — Alındın mı yoksa? Aman, büyütme. Kerem doğru olanı yaptı. On yıl boyunca adamın sırtından geçindin, artık biraz haddini bilme zamanı. Çocuk doğuramadın, doğru dürüst bir yuva kuramadın, bütün gün sayılarla uğraşıp durdun. Ben onun öz kanıyım. Daha çocukken bana söz vermişti, “Sana hep sahip çıkarım,” demişti. Peki sen kimsin? Kullanılıp kenara bırakılmış birisin. Görürsün, Kerem kendine yakında düzgün bir kadın bulur; ona bir evlat verecek, soyunu sürdürecek bir kadın.

— Sırtındaki kürkü çıkar, — dedi Zeynep sakin bir sesle.

Şükrüye'nin Penceresinden