— Ne?
— Kürkü çıkar, Elif. O benim. Henüz hiçbir şeye sahip olmuş değilsin.
— Çok da umurumdaydı! — Elif, gösterişli bir hışımla kürkü yatağın üstüne fırlattı. Ardından hiç utanmadan çekmeceleri karıştırmaya, mücevher kutularını açıp kapatmaya başladı. — Aa, bu da neymiş böyle?
Parmaklarının arasına küçük, kadife kaplı bir kutu aldı. Kapağını kaldırınca içinden eski işçilikli, altın bir kolye çıktı; üzerinde minicik pırlanta kırıntıları parlıyordu. Bu, Zeynep’e merhum annesinden kalan tek takıydı. Elif kolyeyi görür görmez gözlerinde açgözlü bir ışık belirdi.
— Ne kadar da güzelmiş… Bunlar gerçek taş mı? Dinle, ben bunu alayım mı? Ne olacak yani, niye bu kadar sıkıyorsun kendini? Kıyamıyor musun? Artık aynı aile sayılırız. Kerem, senin her şeyi anlayacağını söyledi.
Zeynep’in sesi bu kez daha alçak, daha keskin çıktı:
— Onu yerine koy.
— Aman, abartma, — dedi Elif. O sırada kolyenin zincirini çoktan boynuna geçirmeye çalışıyordu. — Kerem’e kaybettim dersin. Ya da ben istedim dersin. O zaten izin verir, sen onu bilirsin. Beni herkesten çok sever.
Zeynep bir adım attı. Elif, bir an için tokat yiyeceğini sandı; irkilip geriye çekildi. Fakat Zeynep ona vurmadı. Sadece elini uzattı ve kolyeyi Elif’in boynundan sertçe çekip aldı. İncecik zincir tiz bir ses çıkararak koptu. Elif çığlığı bastı.
— Sen ne yaptığını sanıyorsun, deli misin? Kerem’e anlatacağım, bana nasıl davrandığını tek tek söyleyeceğim!
— Anlat, — dedi Zeynep, kolyeyi avucunun içinde sımsıkı tutarken. — Şimdi eşyalarını topla ve çık. Unuttuysan hatırlatayım: Artık kendi dairen var. Üstelik bedeli benim cebimden çıktı. Gideceğin yer orası.
— Giderim tabii! — diye tiz bir sesle bağırdı Elif. Yatağın üzerindeki kürkü kaptı. — Kıyafetleri de alıyorum. Sen söyledin; istediğimi alabilirmişim!
— Al. Bir süre giyersin. İcra gelip hepsini tutanağa geçirene kadar.
Elif koridora ulaşmışken son cümleyi duydu ve bir an duraksadı. Fakat üzerinde düşünmedi. Sadece küçümseyen bir homurtu çıkardı, ardından kapıyı öyle bir çarptı ki pervazdan küçük sıva parçaları döküldü.
Zeynep yatak odasının ortasında bir süre öylece kaldı. Kopmuş zincire baktı. Sonra kolyeyi dikkatlice kutusuna yerleştirdi, kutuyu kasaya koydu ve dizüstü bilgisayarının başına döndü. Yüzünde en ufak bir ifade yoktu. Saatin onu bulmasını bekliyordu.
Aynı dakikalarda, “Kaya Yapı” adlı inşaat firmasının iş merkezindeki dördüncü katında hareketli bir sabah yaşanıyordu. Müşteri temsilcileri telefon başında görüşmeler yapıyor, şantiye şefi geciken malzemelerle ilgili bilgi veriyor, sekreter odalar arasında çay ve kahve taşıyordu. Kerem Kaya ise geniş makam odasında, büyük camların önünde, deri kaplı koltuğunda oturuyor ve kendisini kazanmış bir adam gibi hissediyordu.
Dünkü akşam onun gözünde kusursuz geçmişti. Kız kardeşi memnun edilmiş, karısı haddini bilmiş, üstelik beklediği gibi bir gürültü kopmamıştı. Zeynep kırgınlığını yine içine atmıştı; her zamanki gibi. Kerem, onun bir gün boyunca somurtacağını, sonra da yeniden hesap makinesine dönüp şirket için para kazanmaya devam edeceğini sanıyordu. Bugüne kadar hep böyle olmuştu. Bundan sonra da değişmeyeceğine emindi.
Koltuğuna yaslandı ve Elif’i aradı.
— Ee, kardeşim, yeni kürkün nasıl?
Telefonun ucundan Elif’in öfkeli sesi yükseldi:
— Kerem, senin o akılsız karının az daha gözünü oyacaktım! Ufacık bir takı yüzünden üstüme atılacak gibi oldu. Ona söyle de yerini bilsin!
— Sakin ol Elif, ben hallederim. Akşam uğrarım. O birazdan yatışır. Zaten hep yatışır.
Telefonu kapattıktan sonra memnuniyetle gerindi. Saat tam onda yeni ihaleyle ilgili hukuk danışmanıyla toplantıya girmeyi planlıyordu. Fakat saat dokuzu elli sekiz geçerken kapısı öyle bir çalındı ki ne çalışanların ne de kuryelerin vuruşuna benziyordu. Daha cevap vermesine fırsat kalmadan kapı açıldı.
İçeri sivil giyimli altı adam girdi. İçlerinden biri, uzun boylu, kır saçlı, gri paltolu bir adamdı. Hiç konuşmadan kimliğini uzattı. Mali Suçlarla Mücadele biriminden gelmişlerdi. Arkasında da yüzleri maskeli, kamuflajlı iki görevli duruyordu; savcılık talimatıyla yürütülen bir soruşturmanın parçası oldukları belliydi.
— Kerem Kaya? — diye sordu kır saçlı adam. Cevabı bilmesine rağmen resmî usulü bozmadı.
— Benim. Ne oluyor? — Kerem şaşırmış gibi görünmeye çalıştı ama göğsünün içinde yapışkan, soğuk bir korku kıpırdanmaya başlamıştı.
— Şirketiniz hakkında, çok yüksek tutarda vergi kaçırıldığı şüphesiyle inceleme başlatıldı. Arama ve evraklara el koyma kararımız burada. Tüm çalışanlar yerlerinde kalacak. Cep telefonları kapatılacak.
— Ne vergisi? — Kerem koltuğundan fırladı. — Siz aklınızı mı kaçırdınız? Hemen avukatımı arıyorum!
— Ararsınız, — dedi kır saçlı adam sakince. — Biz işlemlerimizi tamamladıktan sonra. Önce kasanızdan başlayacağız. Rica ediyorum, gönüllü olarak açın. Aksi hâlde biz açtırırız.
Kerem, görevli memurların odasını düzenli bir sabırla didik didik etmelerini izlemek zorunda kaldı. Çekmeceler açılıyor, klasörler tek tek çıkarılıyor, sunucu dolabı kontrol ediliyor, sözleşme dosyaları ve sabit diskler poşetlere konuyordu. Sekreter dışarıdaki bekleme alanında sessizce ağlıyordu. Çalışanlar birbirlerine bakıyor, kimse ağzını açamıyordu.
Kerem’in zihni ise çılgın gibi çalışıyordu. Kim yapmış olabilirdi? Rakiplerden biri mi? Paylaşımda istediğini alamayan eski bir ortak mı? Aklından bir an Zeynep geçti, fakat bu ihtimali hemen kovdu. Onu böyle bir hamle yapabilecek biri olarak görmüyordu. Ona göre Zeynep, sesini çıkarmaya korkan, köşeye sıkışmış bir fareden ibaretti.
Kır saçlı adam, kasadan çıkan kuruluş evraklarını incelerken başını kaldırdı.
— Baş muhasebeciniz nerede?
Kerem’in boğazı kurudu.
— O… hastalandı, — diyebildi.
— Ne tesadüf. Çünkü biz de tam kendisinden bir dilekçe aldık. Bütün yöntemlerin ayrıntılı anlatımı ve delil ekleriyle birlikte. Eşinizin paralel kayıt tuttuğundan haberiniz var mıydı?
O anda Kerem’in içinde bir şey çatırdayıp koptu. Ağzını açtı, bir şey söylemek istedi; fakat tek hece çıkaramadı. Kır saçlı adam yüzündeki ifadeyi görünce kısa bir baş hareketiyle yetindi ve aramaya devam etti.
İşlem dört saat sürdü. Ekipler giderken yanlarında üç koli dolusu evrak ve iki sunucu götürdüler. Kapı kapandığında Kerem, darmadağın edilmiş odanın tam ortasına çöktü ve boş boş duvara baktı. Telefonu durmadan çalıyordu; fakat açmadı. Arayanın Elif olduğunu biliyordu. Ona ne söyleyeceği hakkında ise en ufak bir fikri yoktu.
Yaklaşık bir saat sonra sonunda kız kardeşini aradı. Sesinde hem öfke hem de korku titriyordu.
— Elif, başımız çok büyük belada. Ofise baskın yaptılar. Zeynep bizi polise vermiş.
— Ne? — Elif’in çığlığı telefonun içinden patladı. — Nasıl vermiş? Sen her şey kontrolüm altında demedin mi?
— O susarken kontrolüm altındaydı! — diye hırladı Kerem. — Kadın bütün işlemleri biliyordu, Elif. Hepsini! Senin adına açılan şahıs şirketi var ya, içinden nakit akışının bir kısmını geçirdiğimiz… O da ortaya çıkacak. Kayıtlarda parayı alan kişi sensin. Bu, iş birliği sayılır. Bana ne ceza istenirse sana da aynısı istenebilir.
— Ne cezası? — Elif’in sesi ağlamayla bağırma arasında parçalandı. — Sen bana risk yok demiştin! “Şu evrakları imzala, paranı al, bitti,” dedin. Kerem, benim küçük çocuğum var!
— Benim de artık derdim başımdan aşkın, Elif! — diye bağırdı Kerem. — Dairene büyük ihtimalle tedbir koyacaklar. O ev suç yoluyla elde edilen parayla alındı.
