“Ben sensiz bir hiçim.” dedi Kerem, Zeynep ise boş sandalyeye bakıp tereddütle gülümsedi

Hikâyeler
Haksızca solan umutlar, kırgın bir gecenin adı.

Savcı, mal varlığına el konulması için mahkemeye başvuracağını açıkça söylemişti. O yüzden daireyi hemen satman ve parayı benim avukat masraflarıma vermen gerekiyor.

— Satmak mı? — Elif’in nefesi öfkeyle kesildi. — Orası benim evim! Sen bana hediye ettin! Eşyalarımı bile taşıdım. Hiçbir şeyi satmıyorum!

— Aklını mı kaçırdın, yoksa anlamazdan mı geliyorsun? — Kerem’in sesi iyice sertleşti. — Mahkeme tedbir koyarsa o evi tamamen kaybedersin. Hiç olmazsa böyle yaparsak paranın bir kısmını kurtarırız. Yarı fiyatına bile olsa sat, ama hemen sat. Bana iyi bir avukat lazım. Yoksa ikimiz de yanarız. Hem bana inan, kardeşim; cezaevi hayatı sana hiç uygun değil.

Elif telefonu kapattı. Kerem kulağında kalan kesik kesik meşgul seslerini birkaç saniye dinledi, sonra bütün hıncıyla telefonu duvara fırlattı. Cihaz çatlayıp yere düştü, ekranı karardı. Odada insanın içini ürperten ağır bir sessizlik kaldı. Artık gerçekten yapayalnızdı.

Aynı akşam Zeynep, göl kıyısındaki küçük ve sakin bir kafede oturuyordu. Önündeki ince belli bardakta yeşil çayı soğumaya yüz tutmuştu; o ise bakışlarını suyun üzerinde gezdiriyor, dalgaların hafif kıpırtısını izliyordu. Şirkette neler yaşandığını biliyordu. Çalışanların ifadeye çağrıldığını, hesaplara bloke konulduğunu, dosyanın hızla büyüdüğünü de öğrenmişti. Hakan Demir onu aramış, her zamanki kısa ve tok sesiyle yalnızca şunu söylemişti: “Her şey planlandığı gibi ilerliyor. Aferin sana. Bekle.”

Zeynep bekliyordu. Kerem’in eninde sonunda birini arabulucu olarak göndereceğinden de emindi. Nitekim yanılmadı.

Kafenin kapısı açıldı. İçeri, koyu renk pardösülü, saçları özenle taranmış yaşlı bir kadın girdi. Bu kadın Zeynep’in kayınvalidesi Hatice’ydi; şirketin kâğıt üzerindeki müdürü, Kerem’in annesi. Fakat her zamanki buyurgan hâlinden eser yoktu. Gözlerinin altında mor halkalar belirginleşmiş, dudakları titremeye başlamış, elleri kontrolsüzce sarsılıyordu. Hiç izin istemeden Zeynep’in karşısındaki sandalyeye oturdu.

— Zeynepciğim… — diye başladı, sesi boğuk ve çaresizdi. — Ne olur senden rica ediyorum, hatta yalvarıyorum. Şikâyetinden vazgeç. Onlara yanıldığını söyle. Boşanmanın öfkesiyle böyle yaptığını söyle. Ne dersen de, yeter ki beni kurtar. Beni hapse atacaklar, anlıyor musun? Bu yaştan sonra… Tansiyonum var, kalbim var…

Zeynep, onun sözünü buz gibi bir sakinlikle kesti:

— Hatice Hanım, oğlunuz benim paramla kızınıza daire alırken bunun hırsızlık olduğunu hiç düşündünüz mü? Beni aşağılayıp evden kovarken, “sen bizim için yabancısın” derken vicdanınız sızladı mı? Şimdi kendiniz için merhamet istemeye geldiniz. Peki içinizden hanginiz bana yaptıklarınız için bir kere olsun özür diledi?

Hatice’nin gözleri doldu.

— Zeynepciğim, insan bu kadar acımasız olmaz. Biz bir aileydik.

Zeynep’in dudaklarında acı bir tebessüm belirdi.

— Aile mi? Kızınız, rahmetli annemin kolyesini boynunda taşıdı. Bana, annemle babamdan kalan evden çıkmam için bir hafta süre verdiniz. Beni kapınızda fazlalık gibi gördünüz. Madem öyle, şimdi de o “yabancı” dediğiniz kadının kararını dinleyeceksiniz. Önünüzde iki yol var. Ya ben ifademde bütün talimatları Kerem’in verdiğini, sizin sadece göstermelik müdür olduğunuzu ve hiçbir şeyden haberiniz bulunmadığını söylerim; o zaman cezanın ağırlığı onun üzerine kalır. Ya da Kerem’in kandırıldığını, asıl düzeni sizin yönettiğinizi anlatırım. Seçim sizin. Sabaha kadar vaktiniz var.

Hatice ağzını açtı, ama tek kelime çıkaramadı. Karşısında oturan kadına korkuyla bakıyordu. On yıl boyunca oğlunun kabalıklarına, kızının kaprislerine, evin içinde gördüğü küçümsemeye sessizce katlanan o uysal gelini tanıyamıyordu artık.

Zeynep sandalyesini geriye itti, çantasını aldı ve masaya çayın parasını bıraktı. Kapıya doğru yürürken bir an durdu, arkasına döndü ve alçak ama keskin bir sesle ekledi:

— Kerem’e selamımı söyleyin. Bir de şunu bilsin: Ben yine kazanırım. Ama artık onun için değil.

Aradan bir ay geçti. Eski ahşap evin saçaklarına ince, soğuk bir yağmur vuruyordu. Göl kıyısındaki evin pencereleri buğulanmış, içerideki sessizlik yağmurun tıkırtısıyla daha da derinleşmişti. Zeynep dizlerinin üzerine örttüğü battaniyeyle koltukta oturuyor, dizüstü bilgisayarın ekranındaki haberi yeniden okuyordu.

Bir haber sitesinde kısa bir metin yayımlanmıştı: “Kaya Yapı Ltd. Şti.’nin eski genel müdürü Kerem Kaya, vergi kaçırma suçundan üç yıl hapis cezasına çarptırılmış, cezasının infazı ertelenmiş ve 1 milyon 750 bin lira para cezasına hükmedilmiştir. Şirket kayıtlarında yönetici olarak görünen annesi Hatice Kaya hakkında ise sağlık durumu nedeniyle infazın ertelenmesine karar verilmiştir. Suçtan elde edilen gelirle alındığı belirlenen daireye kamu yararına el konulmuştur.”

Zeynep koltuğun arkalığına yaslandı ve gözlerini kapattı. Son bir ayın görüntüleri zihninden birbiri ardına geçti: saatler süren ifadeler, dikkatle seçilmiş cümleler, yüzleştirmeler sırasında Kerem’in gözlerini ondan kaçırması, mahkeme salonunda tanık sıfatıyla kürsüye çıkışı… Eski arabasını satarak tuttuğu avukat, Zeynep’i koruyacak savunmayı kusursuz biçimde kurmuştu. Mahkeme, onun etkin pişmanlık gösterdiğine ve suçun ortaya çıkarılmasına ciddi katkı sağladığına hükmetmişti. Böylece Zeynep hakkında ceza verilmesine yer olmadığına karar çıkmıştı.

O, adliye binasından özgür bir kadın olarak çıkmıştı.

Elif ise yargılanmaktan son anda kurtulmuştu. Zeynep, ifadesini değiştirmiş; Kerem’in kız kardeşinin paranın nereden geldiğini bilmediğini, yalnızca ağabeyinin talimatıyla hareket ettiğini söylemişti. Böylece Elif hakkında yalnızca yurt dışına çıkış yasağı ve adli kontrol uygulanmış, daire ise elinden alınmıştı.

Zeynep bunu bilinçli yapmıştı. Elif’in cezaevine girmesi, küçük oğlunu annesiz bırakacaktı. Çocuğun hiçbir suçu yoktu. Fakat yeni dairesiz, ağabeyinin gölgesinde kazandığı ayrıcalıksız, paranın sağladığı rahatlıktan yoksun bir hayat Elif için herhangi bir mahkûmiyet kararından daha ağır bir cezaya dönüşmüştü. Kolay paraya ve el üstünde tutulmaya alışmış o gururlu kadın, şimdi kucağında küçük çocuğu ve üzerine yapışan suç ortağı damgasıyla tek başına kalmıştı.

Elmas kolye ise aramadan bir hafta sonra Zeynep’e geri verilmişti. Elif’in eşyaları arasında bulunmuş, eski bir fotoğraf sayesinde Zeynep’e ait olduğu kesinleşmişti. Fotoğrafta, Zeynep’in annesi mezuniyet gününde aynı kolyeyi kızının boynuna takıyordu. Soruşturmayı yürüten görevli, kadife kutuyu bizzat Zeynep’e teslim etmişti. Zeynep o gün kolyeyi boynuna takmış ve bir daha çıkarmamıştı.

Telefonu çaldı. Ekrandaki numara kayıtlı değildi; yine de arayanın kim olabileceğini tahmin etti. Ahizeyi kulağına götürdüğünde Kerem’in yorgun, boğuk ve ona artık yabancı gelen sesini duydu.

— Elif’i hapse göndermediğin için teşekkür ederim.

Zeynep’in sesi dümdüzdü:

— Çocuğu annesiz bırakmak istemedim. Senin aksine.

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

— Her şeyi mahvettin, — dedi Kerem, içindeki kırgınlığı saklamaya çalışmadan. — İşimi, ailemi, hayatımı…

— Senin hayatın, beni yok saymaya karar verdiğin o akşam bitti, Kerem, — diye karşılık verdi Zeynep. — Ben hiçbir şeyi yıkmadım. Sadece artık senin için inşa etmeyi bıraktım. Hoşça kal. Yeni hayatında çalmamayı dene.

Telefonu kapattı ve numarayı engelledi.

Dışarıda rüzgâr gölün yüzeyinde ince halkalar oluşturuyor, yağmur cama hafif hafif vuruyordu. Zeynep çayından kalan son yudumu içti, battaniyeyi dizlerinden kaldırdı ve masanın başına geçti. Dizüstü bilgisayarın ekranında vergi dairesinin sayfası açıktı. Yeni şirketinin kaydını tamamlamıştı: küçük, temiz, dürüst ve yalnızca kendisine ait bir işletme.

Şimdilik çalışan hanesinde yalnızca bir kişi görünüyordu. Ama Zeynep, zamanla yanında çalışmak isteyen genç kadınlara fırsat vereceğini biliyordu. Gizli hesaplara, karanlık tablolara, başkasının açgözlülüğüne dayanmayan bir iş kuracaktı. Kendi emeğiyle, kendi adıyla, başı dik yaşayacağı bir düzen…

Boynundaki kolyeyi parmaklarının ucuyla düzeltti. Sonra ekrandaki boş hesap sayfasına baktı ve hafifçe gülümsedi.

Sıfırdan başlıyordu.

Tertemiz bir sayfadan.

Ve bu kez o sayfanın lekelenmesine asla izin vermeyecekti.

Şükrüye'nin Penceresinden