“Senin o gelinin, siz burada makarnayla karnınızı doyururken gizli gizli Antalya’da kendine villa almış” diye bağırdı kayınvalidesi Emine, Ayşe antrede kalakaldı

Hikâyeler
Bu adaletsiz küçümseme kalbimi paramparça ediyor.

İşi üzerinden kazandığı parayla aldığını Ayşe hiç telaşlanmadan söyledi.

— Şehrin güneybatı tarafında iki odalı bir daire. Tapusu benim üzerime. Şu an boş duruyor, tadilata başlamayı düşünüyordum. Anlaşılan o tadilatı artık kendim için yaptıracağım.

Koridora öyle ağır bir sessizlik çöktü ki, mutfaktaki musluktan düşen damlaların sesi bile duyulur oldu. Murat karısına dehşete kapılmış gibi bakıyordu; Emine’nin yüzündeyse öfkeyle karışık bir inanmama hâli vardı.

— Sen… sen daire aldın da bize söylemedin mi? — diye kekeledi Murat, sesi boğazında düğümlenerek.

Ayşe omuzlarını hafifçe kaldırdı.

— Niye söyleyecektim? Annen hemen onu senin üstüne geçirmenin hesabını yapsın diye mi? Ben uzun zaman önce anladım, bana ait bir yere ihtiyacım vardı. Kimsenin lütfuyla katlandığı, evin içinde sürekli misafir gibi hissettirilen biri olmak istemedim artık.

Emine dişlerinin arasından konuştu:

— Demek bunca zaman bizi kandırdın! Sen ne sinsiymişsin meğer. Bu eve aile olmak için değil, kendine yuva kurmak için girmişsin!

Ayşe giriş kapısının koluna uzandı. Sesi yükselmedi; aksine o sakinliği daha da keskinleşmişti.

— Hayır, Emine Hanım. Bunca zaman beni para çekilecek bir hesap gibi gören sizdiniz. Ben sadece sevdiğim adamla bir hayat kurmak istemiştim. Ama görünen o ki bana duyduğunuz sevgi, işinize yaramaz hâle geldiğim anda bitmiş.

Kapıyı açtı ve apartman boşluğuna çıktı. Arkasından kapı kapanırken Emine’nin tiz bağırışıyla Murat’ın acınası açıklama çabaları içeride kaldı.

Ayşe merdivenleri ağır ağır indi. Arabasına bindiğinde direksiyona iki eliyle tutundu. İçerisi karanlık ve sessizdi. Camların dışında kasım yağmuru ince ince yağıyor, sokak lambalarının ışığında su çizgileri uzayıp gidiyordu. Ellerine baktı; hâlâ titriyorlardı. Sonra birden ağlamaya başladı. O uzun, yıpratıcı akşam boyunca ilk kez gözyaşlarını serbest bıraktı. Yanaklarından süzülen yaşları silmedi.

Murat için ağlamıyordu aslında. On iki yılını, kendisine dayanak olamayan bir adama vermiş olmasına ağlıyordu. “Aile birlikte olmak demektir,” diye inanarak geçirdiği yıllara yanıyordu. Meğer birlikte olmak, gerektiğinde arkanı kollayacak birinin varlığıymış. Oysa onun arkasında duran kimse olmamıştı.

Bir ay sonra evrakları imzalamak için noterde karşı karşıya geldiler. Murat çökmüş görünüyordu; yüzü solgunlaşmış, gözlerinin altına koyu halkalar yerleşmişti. Anlaşılan, elinden “altın gibi gelini” kaçırdığı için onu gece gündüz yiyip bitiren annesiyle aynı evde yaşamak hiç de kolay değildi.

Noter belgeleri hazırlamak üzere odadan çıkınca Murat alçak sesle konuştu:

— Ayşe… Belki bir daha düşünürüz, olmaz mı? Annemle konuştum. Bir daha böyle davranmayacağına söz verdi.

Ayşe yorgun bir ifadeyle başını iki yana salladı.

— Artık çok geç, Murat. Mesele annen değil. Daha doğrusu yalnızca annen değil. Sen on iki yıl boyunca bir kez bile benim yanımda durmadın. Bir kez bile. Ben gitmeye karar verince de aşkımızı kaybetmekten değil, düzeninin bozulmasından korktun. Senin bir eşe ihtiyacın yoktu. Sen sadece seni rahatsız etmeyecek, yükünü taşıyacak birini istedin.

Murat başını eğdi. Cevap veremedi; çünkü Ayşe’nin söylediklerinin doğru olduğunu biliyordu. Belki de hayatı boyunca yutmak zorunda kaldığı en acı gerçek buydu.

Belgeleri sessizlik içinde imzaladılar. Ayşe noterden çıktığında arabasına geçti, kontağı çevirdi ve gri gökyüzüne baktı. Yağmur hâlâ dinmemişti. Fakat tuhaf bir biçimde nefes almak daha kolay geliyordu. Sanki yıllardır farkına varmadan sırtında taşıdığı ağır bir yük omuzlarından indirilmişti.

Altı ay sonra yeni evinin tadilatı tamamlandı. Aydınlık, ferah, iki odalı bir daireydi; her köşesi onun zevkine, onun alışkanlıklarına, onun hayatına göre düzenlenmişti. Kimseye danışmak zorunda kalmamıştı. “Annem bu duvar rengini sevmez,” diyen yoktu. “Şunu şöyle yapalım, böyle daha uygun,” diye dayatan yoktu.

Bir sabah yeni salonunun ortasında durdu. Elinde büyük seramik kupası vardı; kahvesinden bir yudum alıp pencerenin ardında beliren gün ışığını seyretti. Tam o sırada telefonu titredi. Mesaj, eski görümcesinden gelmişti; hani bir zamanlar Ayşe’yi kardeşine layık görmeyen kadından.

“Merhaba Ayşe. Bir süredir düşünüyorum… İstersen bir gün buluşalım, kahve içeriz. Bu zaman içinde birçok şeyi başka türlü görmeye başladım. Açıkçası Murat seni kaybetmekle büyük aptallık etti. Annem hâlâ öfkeden kuduruyor ama ben… Ben senin yerinde olsam çok daha önce giderdim. Güç bulup bunu yaptığın için seni takdir ediyorum.”

Ayşe kahvesini bitirdi, kupayı pencere pervazına bıraktı ve hafifçe gülümsedi. Birinin onayına ihtiyaç duyduğu için değildi bu gülümseme. Sonunda şunu anladığı içindi: Boşanmanın sebebi o kavga değildi. Daire de değildi. Kötü niyetli bir kayınvalide de tek başına her şeyi açıklamıyordu. Asıl sebep, yıllarca başkasının kayıtsızlığını sevgi sanıp buna göz yummasıydı. O akşam yaşananlarsa sadece bardağı taşıran son damla olmuştu.

Telefonunu cebine koydu ve işe hazırlanmak için odasına geçti. İşi büyüyor, planları çoğalıyor, hayatıysa uzun zamandan sonra ilk kez gerçekten ona aitmiş gibi hissettiriyordu. Başkasının biçtiği, bağışladığı ya da ödünç verdiği bir hayat değildi artık. Kendi hayatıydı.

Şükrüye'nin Penceresinden