“Oğlunu buradan götür, biraz sessiz olsun!” dedi Mehmet sert bir sesle, ardından salon kapısını sekiz yaşındaki Ahmet’in yüzüne kapadı

Hikâyeler
Evdeki sessizlik adaletsiz ve acımasızdı.

Ayşe, “Elbette koyabilirsin,” diyerek gülümsedi; ardından sevgiyle oğlunun saçlarını okşadı.

Sofra beklediğinden de güzel görünmüştü. Tabaklar düzgünce dizilmiş, ekmek sepeti ortaya yerleştirilmişti. Ayşe küçük cam şamdanlardaki mumları bile yakmıştı. İçinden, bu akşamın huzurlu, sıcak ve aile gibi geçmesini diliyordu.

Tam o sırada Fatma salona girdi. Yorgun bir edayla koltuğa çöktü, derin derin içini çekti.

“Çok yoruldum,” dedi uzata uzata. Sonra kaşlarını çatarak Ahmet’e baktı. “Ahmet, şu tabakları biraz daha sessiz koyamaz mıydın?”

Çocuk olduğu yerde donakaldı. Elindeki son tabağı dikkatle masaya bıraktı, sonra bir adım geri çekildi. Sanki varlığı bile fazlaymış gibi omuzlarını içine topladı.

Mehmet, Ayşe’ye dönüp hiç çekinmeden konuştu:

“Onu mutfağa götür. Orada yesin. Biz biraz sakin bir akşam yemeği yemek istiyoruz.”

O anda odanın üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Ahmet tek kelime etmedi. İtiraz etmedi, ağlamadı, annesine bile bakmadı. Sadece kendi tabağını iki eliyle aldı ve yavaş adımlarla mutfağa doğru yürümeye başladı. Bu, sanki her zaman böyle olması gereken bir şeymiş gibi kabullenilmiş bir yürüyüştü.

Ayşe oğlunun arkasından baktı. Küçücük ellerindeki tabağa, düşmüş omuzlarına, ağırlaşmış adımlarına… İçinde uzun zamandır bastırdığı bir şey sessizce yerinden koptu.

Bu kez Mehmet’e açıklama yapmadı. “Peki,” demedi. Ahmet’e “Biraz sabret oğlum,” diye fısıldamadı. Kendi evinde, kendi oğlunun mutfakta yalnız başına yemek yemeye gönderilişini izlemekle yetinmedi.

Bir an daha bekledi. Sonra sessizce Ahmet’in yanına gitti, tabağı elinden aldı ve onu yeniden sofradaki yerine koydu. Tam da az önce durduğu yere.

“Gel, otur,” dedi yumuşak ama kesin bir sesle. Sandalyeyi oğluna doğru çekti.

Ahmet şaşkınlıkla annesine baktı. Ne olduğunu anlamıyordu. Yine de usulca yerine oturdu. Ayşe de onun yanındaki sandalyeye geçti.

Mehmet’in yüzündeki şaşkınlık kısa sürdü; yerini hemen can sıkıntısına ve öfkeye bıraktı.

“Ayşe, bu yaptığın da ne şimdi?” dedi sesini bastırmaya çalışarak. “Annem yorgun. Ben senden çok basit bir şey rica ediyorum.”

Ayşe onun sözünü kesti. Sesi ne yüksek ne titrek çıktı; aksine son derece sakindi.

“Burası benim evim,” dedi. “Ve oğlumun evi. Eğer bir çocuğun aynı sofrada oturması birilerine dar geliyorsa ya da ses fazla rahatsız ediyorsa, isteyen mutfağa geçip yemeğini orada yiyebilir.”

Fatma birden elini göğsüne götürdü, incinmiş gibi başını geriye attı.

“Demek öyle,” diye söylendi. “Yaşlı kadını sofradan kovuyorlar. Bunu da gördüm ya…”

“Kimse sizi kovmuyor,” dedi Ayşe aynı sakinlikle. “Siz sofrada oturuyorsunuz. Oğlum da sofrada oturuyor. Bundan sonra böyle olacak.”

Mehmet bu kez sesini yükseltti. Saygıdan, nankörlükten, aile düzeninden söz etmeye başladı. Ayşe onu bölmedi. Sadece dinledi. Sonra ağır ağır ayağa kalktı, kitaplığın alt çekmecesine yürüdü. Oradan daireye ait evrakların bulunduğu dosyayı çıkardı ve Mehmet’in önüne bıraktı.

“Gerekirse,” dedi gözlerini ondan kaçırmadan, “bu evin kime ait olduğunu da hatırlatırım.”

Şükrüye'nin Penceresinden