Mehmet’in dili tutuldu. Az önce evi dolduran öfke bir anda sönmüş, odanın üzerine ağır bir sessizlik çökmüştü. Ahmet ise iri iri açılmış gözlerle annesine bakıyor, olup biteni anlamaya çalışıyordu.
O akşam yemek neredeyse tek kelime edilmeden yendi. Fatma önündeki tabağa doğru dürüst dokunmadı; arada bir derin derin iç çekerek herkesin bunu duymasını istedi. Mehmet bakışlarını yemeğinden ayırmadı. Ayşe ise sükûnetini bozmadı; kendi lokmasını aldı, ara sıra da Ahmet’in tabağının yanına ekmek uzattı.
Ahmet odasına çekildikten sonra Ayşe, Mehmet’ten mutfakta kalmasını istedi. Masanın karşısına geçti, sesini yükseltmeden konuştu:
“Bunu yalnızca bir kez söyleyeceğim. Annenin kendine kiralık bir ev bulup taşınması için bir ayı var. Sen de Ahmet’i kendi evinde fazlalıkmış gibi hissettirmeyi bırakacaksın. Bunlardan biri bile sana imkânsız geliyorsa, ikiniz birlikte gidersiniz. Karar senin.”
Mehmet uzun süre ona baktı. Sanki Ayşe’nin birazdan gülümseyip sözünü geri almasını, eski sessizliğine dönmesini bekliyordu.
“Sen ciddi misin?” diye sordu sonunda.
“Son derece.”
Mehmet ayağa kalktı, gömleğinin kolunu sertçe düzeltti.
“Peki öyleyse,” dedi. “Biz gideriz. Hem de bu gece.”
Ayşe’nin yüzünde en küçük bir tereddüt belirmedi.
“Olur,” dedi. “Eşyalarınızı toplamanıza yardım ederim.”
Bu karşılığı beklemediği belliydi. Ayşe, Mehmet’in bir anlığına afalladığını gördü. Fakat onun şaşkınlığına zaman tanımadan koridora geçti, dolabı açtı ve askıdaki ceketini indirip eline aldı.
Gece yarısına kadar valizler, poşetler, kutular hazırlandı. Fatma ağladı; durmadan ihanete uğradığını, kendisine bunun reva görülmemesi gerektiğini söyledi. Mehmet çoğu zaman susmayı seçti. Birkaç gün sonra da söyledikleri gerçekten oldu: Evden ayrıldılar ve başka bir daire kiraladılar.
Üç hafta kadar geçmişti ki Mehmet aradı. Sesinde eski sertlik yoktu. O gün öfkesine yenildiğini, her şeyi yeniden konuşabileceklerini, annesinin ayrı yaşamayı kabul ettiğini anlattı.
Ayşe telefonu kulağında sessizce dinledi. Sonra sakin bir ifadeyle cevap verdi:
“Bunu anlamana sevindim. Ama artık bizim geri dönmemize gerek yok.”
Konuşmayı bitirdiğinde ahizeyi yavaşça yerine bıraktı. Bir süre pencerenin önünde durup dışarıya baktı. Sanki omuzlarından yıllardır taşıdığı görünmez bir yük inmişti.
Sonbahar geride kaldı, yerini kışa bıraktı. Ev yeniden aydınlık, ferah ve yaşanır hâle geldi.
Ahmet salonun halısına oyuncak parçalarını yaymaya yeniden başladı. Çizgi film izlerken kahkahasını kısmadan gülebiliyordu artık. Sınıf arkadaşlarını eve çağırıyor, koridorda yine çocuk ayakkabıları yan yana diziliyordu.
Bir akşam anne oğul baş başa yemek yerken Ahmet ekmeğine tereyağı sürüyordu. Birden başını kaldırdı, annesine baktı.
“Anne,” dedi içtenlikle, “iyi ki artık ikimiz yaşıyoruz.”
Ayşe onun yüzüne baktı; sakin gözlerine, dudaklarının kenarında beliren huzurlu gülümsemeye.
“Evet,” diye fısıldadı. “İyi ki.”
O an Ayşe şunu anladı: Hayatındaki en önemli kararı, o sözleri açıkça söylediği anda değil; oğlunun elinden tabağı sessizce alıp yeniden masaya koyduğu o akşam vermişti.
