“Kimsenin seni düşündüğü yokken ben sana baktım, karnını doyurdum” diye ilan etti, Mehmet’in ‘hayır’ demesini imkânsız kılan suçlama

Hikâyeler
Dayatmacı minnettarlık tiksindirici ve haksız.

— Yani kahvaltımı kendim mi hazırlayayım, yumurtamı kendim mi kırayım!

Mehmet önce ona baktı, sonra bana. Ben yoğurdumu yemeyi sürdürüyordum. Sessizce. Kaşık kâseye, kaşık ağza; aynı sakin ritim.

— Ayşe teyze, Fatma gerçekten izinli, dedi Mehmet. — İstersen sana ben omlet yapayım.

Yaptı da. Ben de Ayşe Hanım’ın o omleti nasıl yediğini izledim. Sanki her lokma ona büyük bir fedakârlıkmış gibi geliyordu. Yüzünde mazlum bir ifade, tabağında dram vardı. Ama yine de yedi.

Kahvaltıdan sonra birini aradı. Kulak kabartmadım; fakat bizim evin duvarları pek kalın sayılmazdı.

— Emine, inanamazsın! Gelin iyice zıvanadan çıktı. Kendisi oturmuş kahvesini içiyor, ben aç bekliyorum. Mehmetçiğim, zavallı çocuk, kendi eliyle yemek yapıyor. Kadın onu köle etmiş resmen!

Zavallı çocuk. Kırk yaşında, bir seksen beş boyunda, mühendis bir adam. Zavallı çocukmuş.

Yatak odasının kapısını kapattım, yatağa uzanıp kitabımı açtım. Tatil için özellikle aldığım bir polisiye romandı. Yüz yirmi sayfa ilerlemiştim ve çok şükür, tek bir sayfasında bile kocamın teyzesi yoktu.

Öğleye doğru Ayşe Hanım yeni bir hamle denedi. Mutfağa girdi ve kendi yemeğini yapmaya koyuldu. Ama bunu sessiz sedasız yapmadı elbette. Tencereleri öyle bir çarpıyordu ki sanki mutfakta yemek değil, mehter takımı kuruluyordu. Her tabak masaya gümbürtüyle bırakılıyor, her çekmece öyle içli bir ahla açılıyordu ki içinde kaşık çatal değil, onun paramparça olmuş umutları saklı sanırdınız.

Pasif saldırganlık. Ders kitabı olsa ilk bölüm böyle başlardı.

Ben okumaya devam ettim.

Bir süre sonra Mehmet kapıdan başını uzattı.

— Fatma, yardım etsen mi biraz?

— Mehmet, o yetişkin bir insan. Elli yıldır kendi yemeğini yapıyor. Bunu da halleder.

— Ama kırılıyor.

— Kırılmıyor, yönlendirmeye çalışıyor. İkisi aynı şey değil.

Yatağın kenarına oturdu. Bir dakika kadar sustu. Sonra alçak sesle konuştu:

— Biliyorum. Ama ona hayır demek bana zor geliyor.

İşte o anda kitabı kapattım. Çünkü bu cümle, romandaki bütün cinayetlerden daha önemliydi. Mehmet yıllardır ikimizin de bildiği şeyi ilk kez sesli söylemişti.

— Mehmet, onun kabullenemediği şey senin büyümüş olman. Senin kabullenmekte zorlandığın şeyse ona borçlu olmadığın. İki yıl sana bakmış, evet. Bu bir gerçek. Ama bu, ömür boyu itaat sözleşmesi imzaladığın anlamına gelmez.

Burnunun kökünü ovuşturdu. Çocukluğundan kalma bir alışkanlıktı; ne zaman gerilse aynı hareketi yapardı.

— Ama yalnız. Kocası öldü, çocukları uzakta.

— Yalnız olmasının sebebi, onunla yaşamanın neredeyse imkânsız olması. Çocukları da bu yüzden uzak duruyor. Bu bizim suçumuz değil, Mehmet.

Sert miydi? Belki. Ama gerçeği artık ince bir tülbente sarıp sunacak hâlim kalmamıştı.

Başını salladı. Sevinçle değil; ama anladığını belli ederek.

İkinci gün, dozu artarak sürdü. Ayşe Hanım banyoda saç maskemi buldu ve saç derisini kimyasalların nasıl mahvettiğine dair yirmi dakikalık bir konferans verdi. Ardından bizim çamaşırlarımızı kendi çamaşırlarıyla birlikte yıkamaya kalktı; çünkü ona göre “böylesi daha tasarrufluydu.”

Her hareketin yanında bir yorum vardı. Her yorumun içinde bir sitem. Her sitem de incecik bir iğne gibi batıyordu.

Ben yine de tepki vermedim. Onu en çok çıldırtan da buydu.

Akşam olunca son kozunu masaya sürdü: gözyaşı.

— Ben buraya Mehmet’i özlediğim için geldim. Siz ikiniz ise benden kaçıyorsunuz. Sanki yabancıymışım gibi. Ben seni büyüttüm, Mehmetçiğim.

Gözyaşları sahici miydi? Olabilir. Acısı gerçek miydi? Muhtemelen. Ama o gözyaşlarının amacı çok açıktı: dizginleri yeniden eline almak.

Mehmet ona sarıldı. Çay demledi. Gönlünü alacak birkaç sıcak söz söyledi. Fakat “özür dilerim” demedi. “Her şey değişecek” diye söz de vermedi. İlk kez.

Gece yanımda yatarken uzun süre konuşmadı. Sonra karanlığın içinden sesi geldi:

— Yarın gider. Hissediyorum.

— Nereden çıkardın bunu?

Şükrüye'nin Penceresinden