— Çünkü beklediğini bulamadı, — dedi Mehmet. — Buraya söz geçirmek için geldi. Ama bu kez kimse onun istediği yere eğilmedi.
Üçüncü günün sabahıydı.
Ayşe Hanım kahvaltıya ev kıyafetiyle değil, dışarı çıkacakmış gibi hazırlanmış hâlde geldi. Üzerinde geldiği gün giydiği o bluz vardı. Saçlarını özenle toplamış, küpelerini takmıştı. Daha tek kelime etmeden ne söyleyeceğini anlamıştım.
— Bugün dönmeye karar verdim, — dedi. — Emine’nin torunları hastalanmış, yardıma ihtiyacı varmış.
Emine… Telefonda dert yandığı o kadın. Demek ki geri çekilmek için önceden hazır tuttuğu bir kapı vardı.
Kimsenin hasta olduğuna inanmıyordum. Fakat bahanesi düzgündü. “Beni yeterince ağırlamadınız” demiyordu; “Başka yerde bana ihtiyaç var” diyordu. Böylece hem yüzünü kurtarıyor hem de yenilgiyi yardımseverlik perdesinin arkasına saklıyordu.
Mehmet ona taksi çağırdı. Valizlerini indirmesine yardım etti. İkisini de. Dört günlüğüne, belki de bir haftalığına getirdiği o ağır valizleri… “Duruma bakarız,” demişti ya gelirken.
Bakmış olduk.
Kapının eşiğinde durdu. Sonra bana doğru döndü.
— Fatma, sen değişmişsin.
“Misafirperverliğin için sağ ol” değildi bu. “Siz de bize gelin” hiç değildi. Sadece: Sen değişmişsin. Sesinde kırgınlıktan çok şaşkınlık vardı. Çünkü o, bambaşka bir Fatma’ya alışmıştı. Mutfağa koşan, sofrayı kuran, her sözü gülümseyerek yutan, alınsa bile belli etmeyen kadına.
— Evet, — dedim sakince. — Değiştim.
Arkasına başka bir cümle eklemedim.
Taksi uzaklaştı. Mehmet kapıyı kapattı. Antrede öylece, belki on saniye kadar hiç konuşmadan durduk.
Sonra bana baktı:
— Makarna?
Başımı salladım.
— Makarna.
Öğle yemeğini birlikte hazırladık. O sebzeleri doğradı, ben tencereye su koydum. Kedi yatağın altından çıkıp pencere pervazına yayıldı; güneşin altında kendini tamamen bıraktı. Radyoda eski yıllardan kalma neşeli bir şarkı çalıyordu. İkimiz de sözlerini yarım yamalak bilerek, notaları tutturamadan eşlik ettik.
Perdeler hakkında kimse yorum yapmadı. Raflarda toz var mı diye kimse parmağını gezdirmedi. Kimse benden hizmet beklemedi. Ev ilk kez gerçekten bizim evimiz gibi geldi.
Akşam Mehmet iki bardak demli çay koydu. Bir süre bardağın buğusuna baktı, sonra sakin bir sesle konuştu:
— Biliyor musun, bir hafta sonra onu arayacağım. Onu sevdiğimizi söyleyeceğim. Ama bundan sonra bize ancak davet edersek gelebileceğini de anlatacağım. En fazla iki gün kalacak.
Bardağı elimden düşürecektim neredeyse. Söylediklerinden değil; bunları böylesine telaşsız, böylesine kararlı söylemesinden.
— Bundan emin misin?
— Ayşe teyze kötü biri değil, Fatma. Sadece kendi kurallarıyla yaşamaya alışmış. Herkesin de aynı kurallara uyması gerektiğini sanıyor. Ama biz mecbur değiliz.
Ona karşı çıkmadım. İçimden zafer çığlığı atmak da gelmedi. Bu, Ayşe Hanım’a karşı kazanılmış bir savaş değildi. Daha sessiz, daha derin bir şeydi.
İnsanın içi kaynarken “hayır” demesi kolay sayılır. Asıl zor olan, bunu sakin söyleyebilmektir. Bağırmadan, suçlamadan, kendini sayfalarca açıklamadan… Sadece: Hayır, bunu yapmayacağım. Bu kadar.
Beş gün sonra Ayşe Hanım kendisi aradı. Sesi şaşırtıcı derecede canlıydı; sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi.
— Mehmetçiğim, Emine’nin durumu düzeldi. Torunlar da iyiymiş. Ben düşündüm de… Belki yılbaşında size gelirim?
Mehmet bana baktı. Ben de ona iki parmağımı gösterdim.
— Gel Ayşe teyze, — dedi. — Ama iki günlüğüne. Bir de önceden haber ver, olur mu?
Telefonun öbür ucunda uzun bir sessizlik oldu. Kış gecesi kadar uzun.
— Şey… Peki, — dedi sonunda. — İki günse iki gün.
Kabul etmişti.
Ben tabağımdaki son lokmayı yedim ve düşündüm: Dört ay boyunca tatilin hayalini kurmuştuk. Üç gün boyunca evimizde küçük bir kuşatma yaşamıştık. Yine de dinlenmiştik. Çünkü tatil dediğin şey yalnızca gidilen yer ya da ayrılan zaman değilmiş. Bazen tatil, insanın kendi hayatı üzerinde söz hakkı olduğunu hatırlamasıymış.
Hiç değilse kendi evinde.
