— Resepsiyondaki görevli de bana gözünü bile kırpmadan, “Ne her şey dahili hanımefendi? Sizin kaydınızda yalnızca oda görünüyor,” dedi! — diye haykırdı Elif. — Sadece oda! Rezervasyon belgesini burnunun dibine soktum, adam gülmeye başladı. “Bu belge geçersiz, sahte,” demez mi!
Sonra sesi iyice inceldi, neredeyse çığlığa döndü:
— Murat! Bir şey yap! Karın bizi resmen cezaevine yollamış! Acenteyi ara, kimi arıyorsan ara!
Murat, ağzı açık kalmış hâlde Zeynep’e bakıyordu.
Zeynep ise hiç acele etmeden telefonu eline aldı. Sesi sakindi; öyle sakin ki bu sakinlik, Elif’in bağırışından daha ürkütücüydü.
— Kimse sizi kandırmadı.
— Ne demek bu şimdi?! — diye boğulur gibi sordu Elif.
— Bedava tatil istediniz, değil mi? İşte tatiliniz. Hem de bir kuruş ödemeden. Hediye gelen şeyin kusuru aranmaz, Elif.
— Sen… sen oteli değiştirdin, öyle mi?
— Size yakışan yeri ayarladım sadece, — dedi Zeynep. — Ne de olsa siz “zavallı akrabalar”sınız. Herkes size acımak zorunda ya… İki yıldız bile sizin için büyük nimet sayılır. Rahatlık, konfor, güzel hizmet… Bunlar ya hak edilir ya da insan kendi cebinden öder.
Telefonun öbür ucunda Elif’in nefesi kesildi. Ardından öfkeyle patladı:
— Seni mahvedeceğim! Eve döneyim, yemin ederim gözlerini oyacağım!
Zeynep hafifçe gülümsedi.
— Eve hemen dönemeyeceksiniz. Dönüş biletiniz on gün sonrasına. Daha erken uçuş yok. O yüzden keyfinize bakın. Bol bol güneşe çıkın, yürüyüş yapın. Hem derler ya, temiz yayla havası çocukların geniz etine iyi gelirmiş.
Bunu söyledikten sonra aramayı kapattı. Ardından telefonu tamamen susturdu.
Mutfakta bir an için çıt çıkmadı.
Murat, karısına sanki onu hayatında ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu. Bakışlarında korku vardı; ama o korkunun yanında bastıramadığı bir hayranlık da parlıyordu.
— Sen… bunu bilerek mi yaptın?
— Evet, Murat. Bilerek yaptım.
— Peki para? Bizim verdiğimiz seksen yedi bin beş yüz lira?
— Kartımıza geri döndü, — dedi Zeynep. — Sadece iptal kesintisiyle onların şu tavuklu, çöplü “tatil sarayının” ücreti düştü. O da fazla bir şey değil, aşağı yukarı on bin beş yüz lira. Kalanı duruyor. İstersen yarın arabanı tamire götürürüz. İstersen bana güzel bir manto alırız.
Murat bir süre hiçbir şey söylemedi. Duyduklarını zihninde evirip çevirdi. Kaşları çatıldı, sonra gevşedi. Önce burnundan kısa bir ses çıktı. Ardından dudaklarının kenarı kıpırdadı. Sonra da kendini tutamadı; kahkahası mutfağın sessizliğini yardı.
Gülüşü biraz sinirliydi, biraz şaşkındı, ama içtendi.
— Sen var ya Zeynep… — dedi nefesini toparlamaya çalışarak. — Sen tam bir cadısın. Bildiğin engereksin.
Zeynep omuz silkti. Çaydanlıktan kendine bir bardak demli çay doldurdu.
— Engereğim, evet, — dedi sakince. — Ama en azından kimsenin kapısının önüne serilmiş paspas değilim. Bir de kendini feda etmeyi marifet sanan saf kadınlardan hiç değilim.
Sonraki on gün, Zeynep ile Murat için beklenmedik biçimde huzurlu geçti.
Hiçbir yere gitmediler. Evde kaldılar. Sabahları aceleyle uyanmak yerine öğleye doğru kalktılar. Kahvaltı sofrasını yavaş yavaş topladılar. Akşamüstleri parka yürüdüler, bazen sinemaya gittiler, bazen de evde oturup sessizliğin tadını çıkardılar.
Telefonlarını kapalı tuttular.
Zeynep, o sırada Antalya’da küçük bir felaket yaşandığını gayet iyi biliyordu. Rahata alışmış Elif ile Merve, yakındaki bakkaldan aldıkları hazır erişte çorbalarıyla karın doyuruyor, denize gidebilmek için sıcağın altında uzun uzun yürümek zorunda kalıyordu. Çünkü servis günde yalnızca bir kez geçiyordu. Klimasız odada pişiyorlar, musluktan doğru düzgün su akmadığı için her şeye ayrı sinirleniyorlardı.
On günün sonunda Elif eve döndüğünde teni koyulaşmıştı; ama yüzündeki öfke, güneş yanığından bile daha belirgindi.
Merve’nin hâli de içler acısıydı. Sivrisinekler çocuğu öyle ısırmıştı ki kolunda bacağında sağlam yer neredeyse kalmamıştı.
Onları havaalanında Emine Hanım karşıladı. Zeynep ile Murat gitmedi. Emine Hanım daha oracıkta ortalığı birbirine kattı; fakat bu kez Zeynep yanında olmadığı için bağırıp çağıracak doğru kişiyi bulamadı.
O günden sonra kayınvalidesi Zeynep’le konuşmayı kesti. Akrabalara da gelinini anlatırken “etek giymiş şeytan” demekten geri durmadı.
Zeynep’in umurunda bile olmadı.
Buna karşılık Murat bambaşka biri hâline geldi. Annesine herhangi bir söz vermeden önce mutlaka Zeynep’e bakıyordu. Bakışında hem soru hem de çekingenlik vardı.
Karısından korkuyordu.
Ve iyi de yapıyordu.
