Mehmet’in Ayşe’ye düşen payı ödeyecek hâli yoktu. Kısa süre içinde, aslında elinde avucunda sandıkları gibi bir para bulunmadığı da ortaya çıktı. Dillerden düşürmediği o yüksek maaş; lokantalarda yenilen yemeklere, arabaya, annesiyle Zeynep’in bitmek bilmeyen isteklerine akıp gitmişti.
Ayşe, sesini hiç yükseltmeden ama geri adım da atmadan konuştu:
— Öyleyse ev satılacak.
Mehmet’in yüzü öfkeyle gerildi. Gözlerinde yılların biriktirdiği kin vardı.
— Sen zaten hep yılandın. Sadece bunu ustaca saklamışsın.
Ayşe, boşanma süreci başladığından beri ilk kez ona gülümsedi. Gülümsemesi acı değil, sakindi.
— Hayır, Mehmet. Ben sadece artık işine gelen kadın değilim.
Ev beklediklerinden daha iyi bir fiyata alıcı buldu. Ayşe, aynı semtte, kendisine ve Elif’e yetecek iki odalı küçük ama ferah bir daire aldı. Emre üniversitedeydi, yurtta kalıyordu; yine de annesinin evinin kapısının ona her zaman açık olduğunu biliyordu. Satıştan kalan parayla daireyi elden geçirdiler, hatta bir miktarını kenara koymayı bile başardılar.
Boşanmadan sonra Mehmet, hayatlarından neredeyse silinip gitti. Bir hafta kadar sonra aradı. Sesi gergindi, içinde belli belirsiz bir hırçınlık vardı.
— Kuzeye gidiyorum. İş buldum. Maaşı iki katı. Orada kalacağım.
— Peki — dedi Ayşe. — Yolun açık olsun.
Kısa bir sessizlik oldu.
— Çocuklar…
Ayşe cümleyi onun yerine tamamladı:
— Çocuklar benimle kalacak. Ama görmek istersen gelebilirsin.
Mehmet bunu istemedi. Üç gün sonra yola çıktı. Bir hafta geçmeden annesi de Zeynep’le ve yeni doğan bebekle birlikte onun peşinden gitti. Kayınvalidesi gitmeden önce Ayşe’yi aramadan edemedi.
— Yuvamızı sen dağıttın! Oğlum senin yüzünden memleketin öbür ucuna gidiyor!
Ayşe’nin sesi şaşılacak kadar dingindi.
— Benim yüzümden mi? Hayır. O ailesini sizin yüzünüzden kaybetti. Onu böyle siz yetiştirdiniz; hep isteyen, hep kendini düşünen, kimseye hesap vermek istemeyen biri yaptınız. Şimdi gidin, onun o “çok büyük” maaşıyla geçinin bakalım. Ama ilginç olan ne, biliyor musunuz?
Kadının sesi telefonda tıslama gibi çıktı:
— Neymiş?
— Orada hayat sandığınızdan pahalı. Kiralar, faturalar, yiyecek içecek İstanbul’dakinin birkaç katına çıkıyor. Kışı uzun, havası sert, günler kasvetli. Üstelik insanın içini kemiren bir yalnızlığı var. Allah kolaylık versin.
Telefonu kapattı. O kadının aramalarına bir daha hiç cevap vermedi.
Aradan altı ay geçti.
Ayşe yeni evinin penceresinin önünde durmuş, sabah kahvesinden küçük yudumlar alıyordu. Dışarıda bahar vardı; canlı, gürültülü, leylak kokusuyla dolu bir bahar. Elif okul çantasını hazırlarken kendi kendine hafifçe mırıldanıyordu. Emre bir gün önce hafta sonu için eve gelmiş, yanında kız arkadaşını da getirmişti; yüzü aydınlık, bakışları akıllı, sesi yumuşak bir üniversite öğrencisi.
— Anne, tanıştırayım, Aslı.
Ayşe oğlunun o kıza nasıl baktığını fark etmişti. Üstten değil. Umursamazca değil. Saygıyla, incelikle, sanki karşısındaki insan onunla aynı hizada duruyormuş gibi… Belki de, diye geçirdi içinden, demek ki ona yine de doğru bir şeyler verebilmişti.
Salondaki işler de yoluna girmişti. Ayşe, meslek öğrenmek isteyen iki genç kızı yanına almıştı; ikisi de yüksekokuldan gelmiş, manikür ustası olmayı kafasına koymuştu. Akşamları dükkân kapandıktan sonra onlara sabırla eğitim veriyordu. Yalnızca törpü tutmayı, renk seçmeyi, müşteriye nasıl davranılacağını öğretmiyordu. Daha önemli bir şeyi de anlatıyordu onlara: İnsan kendi emeğiyle ayakta durabilir. Başkasının merhametine, keyfine, parasına mahkûm olmadan da yaşanabilir. Gerçekten yaşanabilir.
Bir gün önce tuhaf bir şey olmuştu. Ayşe yolunun üzerindeki bir kitapçıya uğramıştı; öylesine, rafların arasında dolaşmak için. Yıllardır kendisine kitap almadığını fark etti. Hep başka ihtiyaçlar çıkmış, hep başka şeylere sıra gelmişti. Raflardan birinde bir şiir kitabı gördü. Rastgele bir sayfasını açtı ve gözleri şu dizelere takıldı:
“Ben buna yaşamak sanmıştım. Meğer adı katlanmakmış.”
Kitapçının ortasında öylece kalakaldı. Kimsenin fark etmemesi için başını eğdi, sessiz sessiz ağladı. Çünkü o satırlar onun hayatına dokunmuştu. Geçmiş yıllarının tamamına.
Kitabı aldı. Eve getirdi. Gece lambasının yanındaki küçük sehpaya bıraktı.
O akşam Elif birden sordu:
— Anne, sen mutlu musun?
Ayşe hemen cevap veremedi. Mutlu muydu? Artık bir kocası yoktu. Ama yanında her gün onu inciten, küçülten, yoran biri de yoktu. Evi gösterişli değildi. Fakat perdelerini kendi seçiyor, duvara asılacak resmi kendi beğeniyor, duvarın rengini kendi karar veriyordu. İsterse misafir çağırıyor, istemezse kapısını kimseye açmıyordu. Pahalı bir arabası yoktu. Ama sabah uyandığında, “Bugün bana ait,” diyebilmenin huzuru vardı.
Kızını kendine çekip saçlarını okşadı.
— Biliyor musun yavrum — dedi yavaşça — mutlu muyum, bunu tam bilmiyorum. Ama bir şeyi kesin biliyorum: Ben sonunda yaşıyorum. Gerçekten yaşıyorum.
Elif annesine daha sıkı sarıldı.
Tam o sırada telefona bir mesaj düştü. Mehmet’tendi. Altı ay sonra gelen ilk mesaj:
“Yanıldım Ayşe. Konuşabilir miyiz?”
Ayşe ekrana bir süre baktı. Sonra hiçbir cevap yazmadan mesajı sildi.
Açık pencereden içeri ılık bir rüzgâr doldu, perde hafifçe kıpırdadı. Aşağıda çocuklar oynuyor, kahkahaları sokağa yayılıyordu. Hayat kendi sesiyle akıyor, ilerliyor, onu da yanına çağırıyordu.
Ayşe o an şunu düşündü: İyi ki “hayır” demeyi öğrenmişti. Küçücük bir kelime, önünde koca bir dünya açmıştı. İnsanın göğsünü gere gere nefes alabildiği bir dünya.
Kahvesinin son yudumunu içti ve gülümsedi. Sebepsiz yere. Alışkanlıktan değil, nezaketen değil; sadece içinden geldiği için.
Ve bu, başlı başına gerçek bir mucizeydi.
