— Duydun mu? — diye sordu Cem, telefonu kulağından ayırmadan.
— Duydum, — dedi Murat. — Söylediği bütün şartları kabul ediyorum.
Cem’in doğum günü geldiğinde Murat gerçekten bambaşka biri gibi kapıdan içeri girdi. Sofranın kurulmasına yardım etti, yemeklerin tadını övdü, çocuklarla ilgilendi; en önemlisi de ağzından küçümseyici tek bir söz bile çıkmadı. Hatta bir ara Fatma’nın yanına gidip açık açık özür diledi:
— Kusura bakma Fatma. O gün çok çirkin davrandım. Sen iyi bir ev sahibisin, kardeşime de yakışan, güçlü bir eşsin.
Fatma kısa bir sessizlikten sonra başını hafifçe salladı.
— Geçmiş olsun, kapatalım artık, — dedi. Sesi hâlâ mesafeliydi ama bakışlarındaki sertlik büyük ölçüde yumuşamıştı.
Yemek boyunca Murat bu kez kendi işlerinden övünerek değil, sakince söz etti. Cem’in işiyle de gerçekten ilgilendi; onu küçümsemeden, lafını kesmeden dinledi. Zeynep de önceki gelişlerine göre daha rahat, daha içten görünüyordu. Evdeki hava, uzun zamandır ilk kez gerginlikten uzak, huzurlu bir akşama benziyordu.
Gecenin sonlarına doğru Murat, çayından bir yudum aldıktan sonra düşünceli bir ifadeyle konuştu:
— Biliyor musun Cem, o olaydan sonra benim hayatımda bazı şeyler düzeldi sanki.
Cem şaşırarak ona baktı.
— Nasıl yani?
— Şunu fark ettim: Evde herkese tepeden bakınca, iş yerinde de aynı tavır üstüme yapışıyormuş. İnsanlar bundan hoşlanmıyor tabii. Sonra ustalarla, çalışanlarla daha sade, daha saygılı konuşmaya başladım. Onlar da işlerini daha gönüllü yapar oldu. Demem o ki… senin hanım bana aslında büyük bir ders vermiş.
Fatma, Murat’ı tanıdığı günden beri ilk kez ona içten bir gülümsemeyle baktı.
— Demek benim yahni işe yaramış, buna sevindim.
Murat kahkaha attı.
— Hem de nasıl! Artık ne zaman kabalaşacak gibi olsam, gözümün önüne o tabak geliyor. Birden sesim yumuşuyor, huyum değişiyor.
Cem, karısına gururla baktı. Fatma yalnızca kendi sınırlarını korumamıştı; ailede yıllardır süren dengesizliği de yerinden oynatmıştı. Murat sonunda saygının zorla alınacak bir şey olmadığını, insanın tavrıyla kazanılması gerektiğini anlamıştı.
Misafirler gittikten sonra Cem, kapıyı kapatıp derin bir nefes aldı. Ev sessizleşmiş, çocuklar yorulup uykuya dalmıştı. Fatma mutfağa geçecekken Cem onu kolundan nazikçe tuttu.
— Biliyor musun, — dedi, — bana öyle geliyor ki biz o akşamdan sonra gerçekten aile olduk.
Fatma kaşlarını hafifçe kaldırdı.
— Neden öyle dedin?
— Çünkü artık herkes nerede duracağını biliyor. Kimse kimsenin üstüne basmaya çalışmıyor. Eskiden aile toplantısı değil, Murat’ın tek kişilik gösterisi gibiydi her şey.
Fatma gülümseyerek kocasına sarıldı.
— Keşke bunu anlamak için o kadar büyük bir kavga çıkması gerekmeseydi.
Cem de gülmeye başladı.
— Ama ne kavgaydı! Tam sahnelik bir dramdı doğrusu.
O günden sonra Murat’ın gelişleri evde korkuyla beklenen ziyaretler olmaktan çıktı. O yine ailenin büyük ağabeyiydi; fakat bu kez büyüklüğü nasihat yağdırmakta ya da kusur aramakta değil, ilgilenmekte, destek olmakta kendini gösteriyordu. Fatma artık onların geleceği gün tedirgin olmuyor, Cem de başarılı ağabeyinin yanında kendini eksik ya da değersiz hissetmiyordu.
Arada bir o eski akşamı hatırladıklarında Fatma şakayla karışık şöyle derdi:
— Aslında tencereyi kafasına geçirmem de mümkündü.
Cem hemen cevap verirdi:
— İyi ki yapmamışsın. O zaman bize de yiyecek yahni kalmazdı.
Zamanla bu olay aile içinde anlatılan bir hikâyeye dönüştü. Murat’ın çocukları büyürken anne babalarından sık sık şu uyarıyı duydular:
— Uslu durun, yoksa Fatma yengenizin yahni hikâyesi yeniden yaşanır.
Gariptir, bu söz her türlü azardan daha etkili olurdu.
Fatma ise o günün asıl dersini hiç unutmadı: İnsan bazen en yakınına bile “hayır” demeyi bilmeli. Yeterince kararlı durduğunda, bir tabak sıcak yemek bile insanın hayatındaki düzeni değiştirmeye yetebilir.
