— Duydun mu? — diye sordu Ali, telefonu yeniden kulağına götürerek.
— Duydum, — dedi Murat. — Şartların hepsini kabul ediyorum.
Ali’nin doğum günü geldiğinde Murat gerçekten de bambaşka biri gibi kapıdan içeri girdi. Sofranın kurulmasına yardım etti, Emine’nin hazırladığı yemekleri içtenlikle övdü, çocuklarla ilgilendi. Üstelik bütün akşam boyunca ne küçümseyen bir bakış attı ne de tepeden konuşan bir söz söyledi. Hatta uygun bir anını kollayıp Emine’nin yanına geldi ve doğrudan özür diledi:
— Emine, hakkını helal et. Sana çok kaba davrandım. Sen iyi bir ev sahibisin, kardeşime de çok güzel eş olmuşsun.
Emine kısa bir sessizlikten sonra başını hafifçe salladı.
— Geçmiş olsun, kapatalım artık, — dedi. Sesi hâlâ ölçülüydü ama bakışlarındaki buz çözülmeye başlamıştı.
Sofrada Murat bu kez kendi işlerinden böbürlenmeden söz etti. Ali’nin çalıştığı konuları sordu, dinledi, önemsemez tavırlar takınmadı. Zeynep de eskisine göre daha rahat, daha samimi görünüyordu; sanki evin havası ilk kez herkese yetecek kadar genişlemişti.
Gecenin sonlarına doğru Murat çayından bir yudum aldı, düşünceli bir ifadeyle konuştu:
— Biliyor musun Ali, o akşamdan sonra benim işlerimde de bir şeyler düzeldi sanki.
Ali şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
— Nasıl yani?
— Şunu fark ettim: Evde kendimi padişah gibi görüyorsam, iş yerinde de aynı hâle bürünüyormuşum. İnsanlar bundan hoşlanmıyor tabii. Ustalarla, çalışanlarla daha sade konuşmaya başladım. Onlar da işlerine daha istekli sarıldı. Kısacası, senin hanım bana aslında iyilik etmiş.
Emine, Murat’ı tanıdığı günden beri ilk kez ona içten bir gülümsemeyle baktı.
— Demek benim yahni işe yaradı, öyle mi?
— Hem de nasıl! — diye güldü Murat. — Artık ne zaman kabalaşacak gibi olsam, aklıma o tabak geliyor. Bir anda kuzu gibi oluyorum.
Ali, karısına gururla baktı. Emine yalnızca kendi sınırlarını korumamıştı; ailede yıllardır kimsenin adını koyamadığı düzeni de değiştirmişti. Murat sonunda saygının zorla alınacak bir şey olmadığını, davranışlarla kazanılması gerektiğini anlamıştı.
Misafirler gittikten sonra Ali kapıyı kapattı, derin bir nefes aldı ve Emine’ye döndü.
— Biliyor musun, — dedi, — bana öyle geliyor ki biz asıl o geceden sonra gerçek bir aile olduk.
— Neden öyle dedin?
— Çünkü artık herkes nerede duracağını biliyor. Birbirinin sınırına da dikkat ediyor. Eskiden aile değil, tek kişilik gösteri gibiydik; herkes Murat’ın etrafında dönüyordu.
Emine kocasına yaklaşıp ona sarıldı.
— Keşke bunu anlamak için o kadar gürültü kopması gerekmeseydi.
Ali gülerek omuz silkti.
— Ama kabul et, unutulacak gibi de değildi. Tam sahnelik bir olaydı.
O günden sonra Murat’ın ziyaretleri ev halkı için sıkıntı değil, keyifli bir buluşma hâline geldi. Elbette yine ağabeydi; fakat bu kez ağabeyliği buyurganlıkla değil, ilgiyle, destekle belli oluyordu. Emine artık onların geleceğini duyunca içten içe gerilmiyor, Ali de “başarılı” ağabeyinin yanında kendini eksik hissetmiyordu.
Arada bir o akşamı hatırladıklarında Emine yarı ciddi yarı şakacı konuşurdu:
— Aslında tencereyle kafasına da vurabilirdim.
Ali hemen karşılık verirdi:
— İyi ki yapmamışsın. O zaman bize yiyecek yahni kalmazdı.
Zamanla bu olay ailenin dilinden düşmeyen bir hatıraya dönüştü. Murat’ın çocukları büyürken anne babalarından sık sık şu uyarıyı işitti:
— Akıllı uslu davranın, yoksa Emine yenge yahni meselesini yeniden hatırlatır.
Garip olan şuydu ki bu söz, başka hiçbir azardan daha etkili olurdu.
Emine ise yaşananlardan kendine şu dersi çıkardı: İnsanın en yakınına bile gerektiğinde “hayır” diyebilmesi gerekir. Yeterince kararlı durulduğunda, bazen bir tabak sıcak yemek bile insanın hayatındaki düzeni değiştirmeye yetebilir.
