— Daha yeni geldik! — diye çıkıştı Zehra.
— Ben size eve gidin dedim! — Murat ayağa fırladı; sesi ilk kez bu kadar sert çıkmıştı. — Çıkın evimden. Hemen!
Emine annesinin yanında üç gün kaldı. O üç gün boyunca Murat defalarca aradı, ardı ardına mesajlar attı, hatta kapıya kadar gidip Hatice’nin evine dayanacak oldu. Ama Hatice onu içeri almadı.
— Emine seni görmek istemiyor, — dedi kapının arkasından. — Git evine Murat.
Dördüncü gün Emine, eşyalarını almak için eve uğramaya karar verdi. Murat’ın işte olacağını düşünüyordu. Fakat kapıyı açıp içeri girdiğinde onu mutfakta, masanın başında otururken buldu.
— Emine! — Murat yerinden sıçradı. — Döndün mü?
— Eşyalarımı almaya geldim, — dedi Emine, yüzündeki soğuk ifadeyi bozmadan.
Doğruca yatak odasına geçti. Dolabı açtı, kıyafetlerini çantaya yerleştirmeye başladı. Murat kapının pervazına yaslanmış, onu çaresiz bir ifadeyle izliyordu.
— Emine, konuşalım ne olur…
— Neyi konuşacağız? Akrabalarının önünde beni küçük düşürmeni mi? Yoksa sen parayı savururken benim yoktan yemek çıkarmaya çalışmamı mı?
— Anladım, — dedi Murat kısık bir sesle. — Her şeyi anladım. Hata yaptım.
Emine elindeki bluzu bıraktı, dönüp ona baktı.
— “Hata yaptım” mı? Murat, sen sürekli hata yapıyorsun. Bu bir kere olan bir şey değil. Bu artık senin düzenin olmuş.
— Değişeceğim!
— Hayır, — Emine başını iki yana salladı. — Buzdolabı yerine televizyon aldığında da değişeceğini söylemiştin. Primini arkadaşlarınla çarçur ettiğinde de aynı şeyi söyledin. Sonra…
— Yeter! — Murat yumruğunu kapı pervazına vurdu. — Daha ne kadar yüzüme vuracaksın bunları?
— Geçmiş dediğin şey bugünümüzü mahvetmeyi bırakana kadar, Murat. Ama bırakmayacak. Çünkü bizim hayatımız buydu. Daha doğrusu, ondan geriye kalan buydu.
Emine çantanın fermuarını çekti, koridora yöneldi. Kapının eşiğinde bir an durdu.
— Bu arada, ağabeyin Serkan dün beni aradı. Özür diledi. Haklı olduğumu söyledi. Bir de ilginç bir şey anlattı.
Murat’ın yüzü gerildi.
— Ne anlatmış?
— Bir ay önce ondan on bin lira borç almışsın. Parayı da oyunlara harcamışsın. Bana ise maaşın gecikti demiştin.
Murat’ın yüzünden kan çekildi.
— O… o öyle değildi…
— Artık önemi yok, Murat. Nasıl istiyorsan öyle yaşa. Ama bensiz.
Emine kapıyı sessizce arkasından kapattı.
Aradan iki ay geçti. Emine iş yerine yakın, küçük bir stüdyo daire kiraladı. Boşanma süreci başlamıştı. Murat karşı çıkmıyor, sanki geri dönüş olmadığını nihayet kabullenmiş gibi davranıyordu.
Fakat bir akşam kapısı beklenmedik bir misafire açıldı: Zehra.
— Girebilir miyim? — diye sordu eşiğin önünde çekingen bir halde.
Emine yana çekildi.
— Çay ister misin? — dedi, nezaketini bozmadan.
— İsterim, — dedi Zehra ve mutfağa geçti. Sandalyeye oturduktan sonra ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. — Emine, senden özür dilemeye geldim.
Emine kaşlarını hafifçe kaldırdı.
— Ne için?
— Her şey için. Burnumu sizin hayatınıza soktuğum için. Murat’ı sana karşı doldurduğum için. En kötüsü de, insanlıktan çıkmış gibi davrandığım için.
— Sana ne oldu Zehra? Bu ani dürüstlük nereden çıktı?
Zehra başını eğdi.
— Hakan, Burak’ı öğrendi. Nasıl öğrendi bilmiyorum ama öğrendi. Boşanma davası açtı. Bana ne dedi biliyor musun?
— Ne dedi?
— Hak ettiğimi bulduğumu söyledi. Başkasının yuvasını dağıtıp insanın kendi mutluluğunu onun üstüne kuramayacağını söyledi.
Emine sessizce çayı doldurdu. İnce belli bardağı Zehra’nın önüne bıraktı.
— Bir şey daha var, — diye devam etti Zehra. — Murat şimdi genç bir kadınla yaşıyor. Kendisinden on yaş küçük. Kadın onun parasını avuç avuç harcatıyormuş. Hatta ona kürk manto almak için arabasını bile satmış.
— Üzülmüyorum, — dedi Emine sade bir sesle.
— Üzülme zaten. O yolu kendi seçti. Ben de kendi yolumu seçtim.
Birkaç dakika boyunca ikisi de konuşmadı. Mutfağın içinde yalnızca çay kaşığının bardağa hafifçe değen sesi kaldı. Sonunda Zehra ayağa kalktı.
— Beni dinlediğin için teşekkür ederim, — dedi. Sonra bir şey daha söylemek ister gibi duraksadı.
