“Akrabalarını doyurmak da mı bana düştü?” diye sordu Emine, sesi incelmiş, gözleri bomboş dolap raflarına kayarken

Hikâyeler
İnanılmaz adaletsizlik, içinde büyüyen suskun öfke.

— Bir de… özür dilerim.

— Tamam, — dedi Emine, Zehra’yı kapıya kadar geçirirken.

Aradan yaklaşık bir ay geçti. Emine, bir gün markette Serkan’la karşılaştı. Adam gözle görülür biçimde zayıflamıştı; yüzü solgun, bakışları yorgundu.

— Emine! — diye seslendi sevinçle. — Nasılsın?

— İyiyim, idare ediyorum. Sen nasılsın?

Serkan omuzlarını düşürdü, eliyle belirsiz bir hareket yaptı.

— Ne diyeyim… Elif gitti. Yalanlarımdan da cimriliğimden de bıkmış.

Emine cevap vermedi.

Serkan bir süre ayaklarının ucuna baktı, sonra alçak sesle konuştu:

— O gün… Hani Zehra’yla size geldiğimiz gün… Gerçekten çok ayıp ettik. İnsan gibi davranmadık. Çok kaba, çok düşüncesizdik.

— Oldu bir kere, — dedi Emine sakinlikle.

— Murat’ı son zamanlarda gördün mü?

— Hayır. Görmek de istemiyorum.

— En doğrusunu yapıyorsun. İyice dağıldı. İşini kaybetti, kendini kötü alışkanlıklara kaptırdı. O genç kadın da para bitince ortadan kaybolmuş. Şimdi annesinin sırtından geçiniyormuş.

Emine yalnızca başını salladı. İçinde ne acıma vardı ne de öfke; sanki çoktan kapanmış bir defterden söz ediliyordu.

— Benim gitmem gerek, — dedi, çıkışa doğru yönelerek.

Arkasından Serkan’ın sesi geldi:

— Emine! İyi ki ayrılmışsın ondan. Gerçekten iyi yapmışsın.

Zamanla Emine’nin hayatı rayına oturdu. İş yerinde terfi aldı, yıllardır ertelediği Fransızca kursuna yazıldı, tiyatroya gitmeye başladı. Murat’ın yanında hep “sonra” dediği ne varsa, artık birer birer hayatına giriyordu.

Bir akşam eve dönerken apartmanın önünde tanıdık bir siluet gördü. Murat’tı. Eski hâlinden eser kalmamıştı; çökmüş, zayıflamış, tıraşsız ve buruşuk kıyafetler içinde perişan görünüyordu.

Emine’yi fark eder etmez telaşla ona doğru yürüdü.

— Emine… Emine’m, affet beni!

— Git buradan, Murat.

— Her şeyi anladım! Aptallık ettim! Ne olur bağışla beni!

— Murat, artık çok geç. Git.

— Ama ben seni seviyorum!

Emine durdu. Onu baştan aşağı süzdü; sesi ne yükseldi ne de titredi.

— Hayır, Murat. Sen beni değil, kendini seviyorsun. Şimdi de sana hizmet edecek, seni toparlayacak birini arıyorsun. O kişi ben olmayacağım.

— Emine, bana bir şans daha ver!

— Sana bir değil, sayısız şans verdim. Hepsini harcadın. Şimdi uzaklaş.

Murat kolundan tutmaya yeltendi. Emine sertçe geri çekildi.

— Bana dokunmaya kalkma! Bir daha denersen polisi ararım.

— Taş kalplisin! — diye bağırdı Murat. — Merhametin yok! Her şeyimi senin yüzünden kaybettim!

Emine’nin yüzünde en küçük bir sarsıntı belirmedi.

— Benim yüzümden değil, — dedi duru bir sesle. — Kendi yaptıkların yüzünden. Açgözlülüğün, bencilliğin ve insanları küçümsemen seni buraya getirdi. Hak ettiğin sonuçla karşılaştın, hepsi bu.

Sonra yanından geçip apartmanın kapısından içeri girdi. Murat ise başlayan yağmurun altında, olduğu yerde kalakaldı.

Bir yıl sonra Emine, yan bölümde çalışan Kerem’le tanıştı. Kerem ince düşünceli bir adamdı; Emine’ye saygıyla yaklaşır, ondan gücünü aşan hiçbir şey istemezdi. Yanında insanın içi sıkışmıyor, aksine nefes alıyordu.

Evlendiklerinde Zehra bile düğüne geldi; Emine’nin mutluluğuna içtenlikle sevindiği her hâlinden belliydi. Serkan da boşandıktan sonra taşındığı şehirden bir tebrik kartı yolladı.

Murat’a gelince… Emine ondan bir daha haber almadı. Bir yerlerde işe girdiği, fakat hiçbir yerde uzun süre tutunamadığı söyleniyordu. Çünkü nereye gitse aynı huyları peşinden gidiyordu: kibir, doymazlık ve insanlara karşı saygısızlık.

Emine bazen yeni evinin sıcak salonunda otururken o günü hatırlardı. Murat’ın, boş dolaplardan akrabalarına sofra kurmasını buyurduğu o günü… İşte hayatının yönünü değiştiren an oydu. Aşağılanmaya, hor görülmeye ve saygısızlığa “hayır” dediği gündü. Kendi değerini başkalarının insafına bırakmamayı öğrendiği gündü.

— Ne düşünüyorsun böyle? — diye sordu Kerem, yanına oturup kolunu omzuna dolarken.

Emine hafifçe gülümsedi.

— Hayatı işte… Geçmişi, bugünü.

— Dışarıdan mantı mı söyleyelim, yoksa birlikte bir şeyler mi pişirelim?

— Pişirelim, — dedi Emine. — Birlikte.

— Öyleyse birlikte, — dedi Kerem ve saçlarının tepesine küçük bir öpücük kondurdu.

Emine ona sokuldu. Hayatı nihayet olması gereken yöne dönmüştü. Uzaklarda, geçmişin karanlık bir köşesinde ise bir adam kalmıştı; sevginin ve saygının emirle alınamayacağını, ancak emekle hak edileceğini hiçbir zaman anlayamayan bir adam.

Şükrüye'nin Penceresinden