“Bana ne zararı var” diye tekrarladı Zeynep, sesinde keskin bir soğuklukla kocasına baktı

Hikâyeler
Bu dayatmacılık acımasız ve tamamen haksız.

Yüzünde, az önce büyük bir iş yapmış da yaptığı şeyin anlamını kendisi bile tam çözememiş birinin şaşkın ifadesi vardı.

— Zeynepciğim, — diye başladı Mert, sesi yapmacık bir yumuşaklığa bürünmüştü. — Yenisi alınır diyorum ya… Taksitle hallederiz, zor bir şey değil ki…

Zeynep ona cevap vermedi. Yanından geçip koridora çıktı. Kilerin kapısını açtı, geçen yaz denize giderken kullandıkları iki büyük seyahat çantasını çıkardı. Çantaları getirip Mert’in montlarının yanına, yere bıraktı.

Mert kaşlarını çattı.

— Bu da ne şimdi?

— Eşyaların, — dedi Zeynep dümdüz bir sesle. — Kendin topla. Neye ihtiyacın olduğunu ben bilemem.

Mert kısa, gergin bir kahkaha attı; kahkaha demeye bin şahit isterdi.

— Ciddi misin sen? Yok artık… Şaka yapıyorsun herhâlde?

Ama Zeynep çoktan yatak odasına doğru yürümüştü. Ne kapı çarptı, ne sesini yükseltti, ne de gözyaşı döktü. Sadece yürüdü. Sakin, ağır ve kararlı.

Cebinde ise bir saat önce mesaj attığı çilingirin numarası duruyordu. Kilitler ertesi sabah değişecekti. Mutfak dolapları için yeni kapakları da zaten ağustosta beğenmişti; yalnızca siparişi vermeyi ertelemişti.

Artık acele etmesine gerek yoktu.

Dışarıda ince ince yağmur başlamıştı. Sonbaharın inatçı, usul ama bitmek bilmeyen yağmurlarından biriydi; sabahtan akşama, akşamdan geceye kadar kesilmeyeceği daha ilk damlalarından belliydi.

Mert eşyalarını toplamakta epey oyalandı.

Zeynep onun evin içinde dolanıp durduğunu duyuyordu. Odadan banyoya gidiyor, banyodan geri dönüyor; çekmeceleri açıyor, kapatıyor, sonra yine açıyordu. Belli ki Zeynep’in çıkmasını bekliyordu. Bir şey söylemesini, bu yaşananların yalnızca gözdağı vermek için yapılmış bir gösteri olmasını umuyordu. Sanki birazdan mutfakta çay demlenecek, iki laf edilecek ve her şey eski yerine dönecekti.

Zeynep dışarı çıkmadı.

Nihayet giriş kapısının kilidi klik diye ses verdiğinde pencereye yaklaştı. Birkaç dakika sonra Mert apartman bahçesinde göründü. Üstünde önü açık kalmış montu, iki elinde şişkin çantalar, yağmurun altında arabasına doğru yürüyordu. Bagajı açtı, çantaları içine attı, sonra sürücü koltuğuna geçti. Hemen hareket etmedi. Uzun süre öylece oturdu. Zeynep, camın üzerinde yağmur damlalarının birbirine karışarak aşağı süzüldüğünü görüyordu.

Sonunda araba yerinden kıpırdadı.

Köşeyi dönüp gözden kaybolana kadar arkasından baktı. İçinde beliren duygunun adını koyamadı. Rahatlama değildi tam, acı da değildi. İkisinin arasında, garip bir boşluktu. Sanki uzun süre ağır bir çantayı taşımış da sonunda yere bırakmış gibiydi; eli hâlâ o ağırlığı hatırlıyor, ama omzu artık serbest kalıyordu.

Mutfağa döndü. Buzdolabının bıraktığı karanlık boşluğa, duvardan çıkan kablolara, yarım kalmış gibi duran dolaplara baktı. Telefonunu aldı, servisle yazıştı; gelip kabloları düzgünce kapatsınlar, yoksa böyle bırakılırsa yangın çıkması işten bile değildi. Ardından kaydettiği katalogların bulunduğu klasörü açtı. Gerçekten de kapakları ağustosta seçmişti: mat griye çalan yeşil, taş dokulu sade bir model. Satış sorumlusuna kısa bir mesaj yazdı: “Siparişi başlatabiliriz.”

Bundan sonra nasıl yaşayacağını biliyordu.

O akşam köyde neler yaşandığını ise hemen öğrenmedi. Parça parça, farklı ağızlardan duydu. İlk arayan Mert oldu. Saat oldukça geçti; gece ona yaklaşıyordu.

— Zeynep, — dedi Mert. Sesi tuhaf çıkıyordu; sanki bütün gün haşlanmış, bitkin düşmüş gibiydi. — Burada bir mesele çıktı…

Zeynep susup bekledi.

— Hakan onları içeri sokmamış. Onur’la annemi yani. Eşyalarla gitmişler, adam kapıya çıkmış; “İndirtmem,” demiş. “Bu evin elektrik tesisatı eski, yangın çıkarsa sorumluluk almam,” demiş. Bir de sözleşmede yazıyormuş, ev sahibinin izni olmadan değişiklik yapılamazmış.

Kısa bir sessizlik oldu.

Mert yutkunur gibi bir ses çıkardı.

— Annem üçüncü kez arıyor beni. Eşyalar yağmurun altında dışarıda kalmış. Buzdolabı, fırın…

— Mert, — dedi Zeynep sakince, — bunlar benim sorunum değil.

— Ama onlar bizim eşyalarımız…

— Benim eşyalarım, — diye düzeltti Zeynep. — Onları düğünden önce kendi paramla ben aldım. Merak ediyorsan, bir avukat da bunu sana açıklar.

Mert bir süre konuşmadı. Sonra sesi daha da alçaldı.

— Bunu bilerek mi yaptın?

— Ben bir insanı yangın tehlikesine karşı uyardım, — dedi Zeynep. — Bunun adı başka bir şey değil.

Mert cevap bulamadı. Belirsiz bir şeyler mırıldanıp telefonu kapattı.

Ertesi sabah, Zeynep kahvesini henüz bitirmemişken Hatice aradı. Saat yedi buçuktu. Telefonu açar açmaz kadının öfkeli sesi kulaklarına doldu.

— Senin yüzünden bütün gece perişan olduk, farkında mısın? — diye başladı hiç selamsız. — Eşyalar yağmurun altında kaldı! Onur onları arabaya sığdırmaya çalıştı, bagaja tıktı, olmadı, yine çıkardı. Buzdolabı çizildi! Bunun hesabını kim verecek?

Zeynep kahvesinden bir yudum aldı.

— Hatice Hanım, — dedi ölçülü bir sesle, — siz bana haber vermeden evime geldiniz. Benim dairemden eşyaları çıkardınız. Üstelik o eşyaları ben kendi kazancımla, oğlunuzla evlenmeden önce almıştım.

— Aman bırak şimdi bunları! Evliyseniz her şey ortak demektir!

— Hayır, — dedi Zeynep. — Her şey ortak değildir. İsterseniz bir avukat size bunu anlatır. Numara verebilirim.

Hatice’nin öfkeden nefesi kesilir gibi oldu. Ahizeden hırıltılı solukları duyuluyordu.

— Sen… Sen nasıl davrandığının farkında mısın? Ben anneyim! Mert için neler yaptım ben! Onu tek başıma büyüttüm, saçımı süpürge ettim, ben…

— Biliyorum, — diye sözünü kesti Zeynep. — Onu tek başınıza büyüttünüz. Bu büyük bir emek, bunu küçümsemiyorum. Ama ben size hiçbir şey borçlu değilim. Ne buzdolabı, ne fırın, ne de kendi evimi.

Sonra telefonu kapattı.

Bir süre kupasını elinde tutarak pencerenin önünde oturdu. Yağmur gece boyunca dinmemişti; hâlâ aynı sessiz kararlılıkla yağıyor, apartman bahçesindeki ağaçların son yapraklarını toprağa bastırıyordu. Bu yıl sonbahar, güzelce haber vererek değil, bütün tatsız şeyler gibi birdenbire gelmişti.

Mert üçüncü gün kapıda belirdi.

Şükrüye'nin Penceresinden