“Bana ne zararı var” diye tekrarladı Zeynep, sesinde keskin bir soğuklukla kocasına baktı

Hikâyeler
Bu dayatmacılık acımasız ve tamamen haksız.

Zili duyup ahizeyi kaldırdığında, daha ilk kelimeden onun sesini tanıdı. Uykusuz kalmış insanlarınkine benzeyen, hafif çatallı bir sesti.

— Zeynep, kapıyı aç. Konuşalım.

— Buradan konuş.

Kısa bir sessizlik oldu.

— Böyle olmaz ama, — dedi Mert. — Apartman ziliyle konuşmak çocukça.

— Mert, sen benimle üç yıl boyunca zaten doğru dürüst konuşmadın, — diye karşılık verdi Zeynep. — Annenin ağzından, onun keyfine göre, tansiyonuna, kırgınlıklarına sığınarak konuştun. Bence diafon, buna göre epey ilerleme sayılır.

Bu kez uzun süre sustu. Ardından sesi daha alçak geldi:

— Haksızdım. Eşyalar konusunda… Öyle yapmamalıydım.

— Kabul etmemeliydin, — diye tamamladı Zeynep. — Evet. Etmemeliydin.

— Zeynep, bırak telafi edeyim.

Zeynep diafonun küçük ekranına baktı. Kamera yüzünü biraz bulanık gösteriyordu. Saçağın altında durmuştu; montunun omuzları yağmurdan koyulaşmış, saçları alnına yapışmıştı.

İçinde ona karşı en ufak bir acıma uyanmadı. Bu da yeniydi. Öfke değildi, kin hiç değildi; yalnızca berrak, pürüzsüz bir kesinlikti.

— Çilingir kilitleri değiştirdi, Mert, — dedi sakin bir sesle. — Eşyalarını toplar, nereye istersen oraya getiririm. Evrak işleri avukat üzerinden yürür. Bundan sonrası sana ait.

Diafonu kapattı ve mutfağa döndü.

Masanın üzerinde kapak örneklerinin olduğu katalog duruyordu: mat, griye çalan yeşil; taş dokusunu andıran sade bir yüzey. Mağazadaki görevli, parçaların haftaya geleceğini yazmıştı. Ankastreyi takacak usta da yeni buzdolabı ile fırın için gün vermişti. Bu defa Zeynep hiçbir aceleye kapılmadan, uzun zamandır istediği modelleri kendi seçmişti.

Ev sessizdi; biraz boşalmış, biraz ferahlamış gibiydi. Sanki büyük bir temizlikten sonra gereksiz ne varsa atılmış, odaların içine hava dolmuştu.

Dışarıda yağmur hâlâ yağıyordu.

Yeni mutfak kapakları cuma günü geldi.

İki usta yaklaşık üç saat çalıştı. İşlerini dikkatle yaptılar; fazla konuşmadan, ortalığı dağıtmadan. Zeynep salonda dizüstü bilgisayarının başına geçmişti ama arada bir kalkıp mutfağa uğruyor, evin o köşesinin yavaş yavaş nasıl değiştiğini izliyordu. Mat gri-yeşil, zihninde canlandırdığı renkle birebir örtüşmüştü: durgun, derin, gözü yormayan, gereksiz parıltısı olmayan bir renk. Yeni buzdolabı ayrılan boşluğa kusursuzca oturdu. Fırın öncekinin aynısı değildi; başka bir modeldi ama daha iyiydi. İlk kez çalıştırıldığında içinden yumuşak bir ışık yayıldı.

Ustalardan biri işini bitirince etrafına bakıp:

— Güzel mutfak oldu, — dedi.

Zeynep başıyla onayladı.

Onlar gittikten sonra uzun süre mutfağın kapısında durdu. Ne Mert’i düşündü ne Hatice’yi. Sadece baktı. Yeniden kendisine ait olmuş mutfağına baktı.

Boşanma işlemleri iki ay sonra tamamlandı.

Mert mahkemeye sessiz, zayıflamış ve saçları kısacık kesilmiş hâlde geldi. Büyük ihtimalle annesi kesmişti; Zeynep, Hatice’nin bunu hep kendi yaptığını hatırlıyordu. Mert onun gözlerine bakmaktan kaçındı. Bakışları çoğunlukla pencereye, masanın kenarına ya da kendi ellerine kayıp durdu.

Paylaşılacak neredeyse hiçbir şey yoktu. Daire Zeynep’indi; evlilikten önce alınmıştı. Beyaz eşyalar ve diğer cihazlar da öyle. Avukat bütün dosyayı düzgünce hazırlamış, süreç uzamadan ilerlemişti. Mert tek bir maddeye bile itiraz etmedi. Gösterilen yerlere imza attı, başını salladı ve ayağa kalktı.

Koridorda, çıkışa yakın bir yerde durdu. Arkasını dönmeden konuştu:

— Ne yaptığımı anlıyorum. Bunu bil istedim.

Zeynep paltosunun düğmesini ilikledi.

— Anlaman iyi, — dedi. — İnsana faydası olur.

Sonra kapıdan ilk o çıktı.

Eski kayınvalidesinin evinde olup bitenleri Zeynep kendi merakıyla değil, başkalarının anlatma hevesi sayesinde duydu. Ortak tanıdıklar nedense bütün gelişmeleri ona bildirmeyi bir görev sayıyordu.

Onur’un o yağmurlu gecede arabaya ite kaka yerleştirdiği eşyalar taşınmayı pek sağ salim atlatamamıştı. Buzdolabı yatık götürüldüğü için kompresörü zarar görmüş, sonunda Onur’un odasına kurulsa da birkaç gün içinde soğutmamaya başlamıştı. Fırın yanlış bağlanmıştı; çağırdıkları usta başını sallayıp evin tesisatının o gücü kaldıramayacağını söylemişti. Bulaşık makinesi ise uygun gider bulunamadığından bir köşeye bırakılmış, öylece kalmıştı.

Hatice oğlunu defalarca aradı. Önce bozulan cihazların tamiri için para istedi, sonra düzgün bir elektrikçi çağrılması gerektiğini söyledi, daha sonra da telefonda nankör evlatlardan ve mahvolmuş hayatından söz ederek bağırıp durdu. Mert dinledi, söz verdi, ama hiçbir şey yapmadı. Bir arkadaşının yanında oda kiralamıştı ve ay sonunu getirmekte zorlanıyordu. Maaşı neyse oydu; artık yanında Zeynep’in primleri, desteği, düzeni yoktu.

Onur da kısa sürede tek başına yaşamanın yalnızca özgürlük demek olmadığını kavradı. Faturalar vardı, tamir edecek başka kimse olmadığı için kendi başına uğraşması gereken bozuk musluk vardı, içi boş ve soğutmayan bir buzdolabı vardı. Bir ay dolmadan annesinin yanına geri taşındı.

Ev sahibi Hakan ise fazla laf etmeden sözleşmeyi feshetti.

Zeynep bunu kasım ayının başında, pazar öğle yemeği için babasına uğradığında öğrendi. Babası konuyu öylesine, başka bir şey anlatır gibi açtı; Hakan karşılaştıklarında kendisi söylemişti. Zeynep sadece başını salladı, ekmeğine tereyağı sürdü ve konuşmayı başka bir yere çevirdi.

Babası ona dikkatle baktı.

— Sen nasılsın kızım, gerçekten?

— İyiyim, — dedi Zeynep. — Gerçekten iyiyim.

Adam bir süre sustu. Sonra ağzının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

— Mutfağını ne zaman göreceğim?

— Gelirsin. Haftaya yeni bir pasta deneyeceğim; armutlu, baharatlı. İlk tadına bakan sen olursun.

— Bu ciddi bir davet, — dedi babası başını sallayarak.

Zeynep gülümsedi. Evde de, işte de önünde yeni ve yoğun günler olduğunu hissediyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden