“Bana ne zararı var” diye tekrarladı Zeynep, sesinde keskin bir soğuklukla kocasına baktı

Hikâyeler
Bu dayatmacılık acımasız ve tamamen haksız.

Sonbahar gerçekten de soluk aldırmayacak kadar dolu geçti.

Restoranda güz menüsünü yenilemeye karar verilmişti. Zeynep de kendini bütünüyle bu işe verdi; yeni tatlar düşündü, denemeler yaptı, olmadı baştan kurdu, tuttuğunda ölçüleri yeniden yazdı. İncirli, lor peynirli tartı şef daha ilk tadımda beğendi. Çok geçmeden de müşterilerin en çok istediği tatlılardan biri hâline geldi. Zeynep bu duyguyu seviyordu: Kendi aklından çıkan bir şeyin mutfaktan salona gitmesini, hiç tanımadığı insanların önüne konmasını ve onların bunu beğenmesini. İçine başka hiçbir şey karışmayan, sade ve anlaşılır bir sevinçti bu.

İş arkadaşları ondaki değişikliği fark etmekte gecikmedi. Pastanede çalışanlardan Elif bir gün açık açık söyledi:

— Eskiden vardiyanın ortasında bazen boşluğa bakıp kalırdın. Ben de çok yoruldun sanırdım. Meğer aklın kötü şeylere takılıyormuş.

Zeynep güldü. Elif yanılmıyordu.

Kasımın sonlarına doğru Hatice bir kez daha aradı.

Zeynep ekranda numarayı görünce bir an şaşırdı. Engellememişti; unutmuştu. Yine de telefonu açtı.

Bu defa kayınvalidesinin sesi bambaşkaydı. Önceki baskın, buyurgan hâlinden eser yoktu. Yorgun, biraz da rica eder gibi çıkan bir sesle konuşuyordu. Belki de Zeynep’i en çok şaşırtan buydu.

— Zeynep, sen aklı başında bir kadınsın, — diye başladı Hatice. — Böyle olmasına ne gerek vardı? Mert iyice dağıldı, yüzünü göremez oldum. Belki bir daha deneseniz…

— Hatice Hanım, — dedi Zeynep sakin bir tonla, — biz boşandık. Bu bir deneme değil, kimseye ders verme çabası da değil. Verilmiş bir karar.

— Ama o kötü biri değil ki. Sadece biraz yumuşak huylu…

— Kötü olmadığını ben de biliyorum, — diye karşılık verdi Zeynep. — İyi niyetli, uysal biri. Ama bir başkası onun adına karar vermeden yaşamayı da bilmiyor. Bunu onda siz büyüttünüz. Bu sizin tercihinizdi. Sonuçlarına da siz ve o katlanacaksınız.

Telefonun öbür ucunda uzun sayılabilecek bir sessizlik oldu. Birkaç saniye boyunca yalnızca nefes alıp verişler duyuldu.

Sonra Hatice’nin sesi eski keskinliğine döndü:

— O zaman yalnız yaşa bakalım.

— Gayet iyi yaşıyorum, sağ olun, — dedi Zeynep.

Bu kez vedayı o etti. Ne sertleşti ne sesini yükseltti ne de açıklama yapmaya çalıştı. Yalnızca kibarca “Hoşça kalın” dedi ve kapattı.

Ardından numarayı engelledi. Bunu çok daha önce yapmalıydı.

Aralık, soğukla ve erken çöken akşam karanlığıyla geldi.

Zeynep o gece eve geç döndü; vardiyası dokuz sularında bitmişti. Katına çıktı, anahtarı çevirip içeri girdi, düğmeye bastı. Antre aydınlandı. Işık mutfağa doğru yayıldı; griye çalan yeşil dolap kapakları, üst rafların altına son anda ekletmek istediği yeni aydınlatma yumuşak bir parıltı veriyordu.

Ayakkabılarını çıkardı, paltosunu astı, doğruca mutfağa geçti. Çaydanlığı ocağa koydu. Sonra buzdolabını açtı; onun olan, yeni alınmış, onun istemediği hiçbir yere asla götürülemeyecek buzdolabından sabah bıraktığı armutlu tarttan bir dilim çıkardı.

Tabağı masaya yerleştirdi. Çayını doldurdu.

İçerinin sıcaklığıyla pencere hafifçe buğulanmıştı. Dışarıda komşu binaların ışıkları camın ardından dağılıyor, sarı ve turuncu lekeler hâlinde titrek titrek görünüyordu.

Ev öyle sessizdi ki… Ama bu sessizlik boşluk gibi değildi. Daha çok insanın içine yayılan bir huzuru andırıyordu.

Zeynep çatalı eline aldı. Yarın babasına uğraması gerektiğini düşündü; ona da bir dilim götürecekti. Bekliyordu. Söz vermişti.

Geriye kalan her şey artık arkadaydı.

Ve olması gereken de tam olarak buydu.

Bahar ise hiç beklenmedik bir anda geldi. Martın ortasında, sanki kapıyı çalmadan içeri girmiş gibi. Daha dün hava kurşuni ve insanın içine işleyen bir serinlikteydi. O sabah Zeynep apartmandan çıkar çıkmaz kokuyu aldı: ıslak asfaltın, eriyen karın ve yalnızca ilk gerçek sıcak günlerde duyulan o yeni, tarif edilmez tazeliğin kokusu.

İşe yürüyerek gitmeye karar verdi. Sebebi yoktu; canı öyle istemişti.

Geçen aylar içinde hayat, fazla çaba gerektirmeden kendi dengesini bulmuştu. Sanki uzun süre çalkalanmış bir bardak su sonunda masanın üzerine bırakılmış, yüzeyi kendiliğinden durulmuştu. Restoranın yeni menüsü iyi karşılanmış, armutlu tart şubat sonuna kadar en çok istenen tatlılar arasında kalmıştı. Zeynep şimdiden bahar için daha hafif bir tatlı dizisi düşünmüştü; turunçgil kokulu, taze otlarla dengelenmiş tarifler… İçinden bunun iyi olacağını biliyordu.

Mert’ten ara sıra haber alıyordu. Bir arkadaşının yanından ayrılıp sonunda düzgün bir oda kiraladığı söylenmişti. Annesiyle haftada bir görüştüğü, daha sık gitmediği de kulağına gelmişti. Hatta yavaş yavaş bir şeyleri değiştirmeye çalıştığını söyleyenler vardı; ürkek, kararsız, ama yine de bir gayret. Zeynep bunların ne kadar doğru olduğunu bilmiyordu. Öğrenmek için özel bir istek de duymuyordu. Mert’in hayatı artık Mert’in hayatıydı; onun yolundan ayrılmış, başka bir çizgide ilerliyordu.

Hatice suskunlaşmıştı. Onur’un şehirde iş bulduğu ve bir yurtta oda tuttuğu konuşuluyordu. Hakan ise köydeki evi başka kiracılara vermişti; anlaşılan sakin bir aileydi bunlar ve yanlarında önceden konuşulmamış ankastre eşyalar getirmiyorlardı.

Zeynep bunları düşündüğünde içinde ne sevinçli bir intikam duygusu ne de acı bir tat beliriyordu. Sadece bitmiş, yerine oturmuş bir mesele gibi bakıyordu artık.

Babasıyla da geçen hafta görüşmüştü. Yeni yaptığı tatlıdan götürmüş, uzun uzun oturmuşlardı. Hem hiçbir şeyden hem de her şeyden konuşmuşlardı. Babası iyi görünüyordu; arada şaka yapmış, tartı öve öve bitirememiş, sonra da nasıl olsa aklında tutamayacağı tarifi istemişti.

Gecenin sonuna doğru ona bakıp sormuştu:

— Memnun musun kızım?

Zeynep cevap vermeden önce bir an düşündü. Gerçekten düşündü.

— Evet, — demişti. — Memnunum.

Bu sözün içinde ne bir şart vardı ne de saklı bir tereddüt. Sade bir gerçekti.

Şehir baharın sesiyle çevresinde akıp gidiyordu; arabalar, konuşmalar, uzakta ıslak kaldırım taşlarına vuran topuk sesleri… Zeynep yürürken bir yandan da dün gece aklına gelen tarifi düşünüyordu: fesleğenli limon kreması. İlk bakışta şaşırtıcı bir birleşim, ama denemeye değerdi.

Önünde güzel bir gün vardı.

Bunu kesin olarak biliyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden