“Aile dediğin yerde tek kasa olur!” diye ısrar eden kayınvalidesi Zehra, Emine’nin banka şifresini isteyip mutfakta gerilimi yükseltti

Hikâyeler
Evdeki kontrol arzusu utanç verici, yüreği sıkar.

Yedek anahtar takımını ise avucuna alıp cebine indirdi.

— Aracın kiralama sözleşmesi benim üzerime, — dedi Emine, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. — Yarın itibarıyla sözleşmeyi feshediyorum, Audi’yi de bayiye teslim edeceğim. Bu eve gelince…

Bakışlarını rengi iyice atan Murat’a çevirdi.

— Kira kontratında da benim imzam var. Dün ev sahibine resmî fesih bildirimini gönderdim. Evi boşaltmak için üç aylık süremiz var. Daha doğrusu sizin var; çünkü ben burada sizinle bir gün daha kalmayı düşünmüyorum. Parkın yakınlarında küçük ama aydınlık, huzurlu bir daire tuttum. Yarın sabah nakliyeciler gelip şahsi eşyalarımı ve bana ait mobilyaları alacak.

— Ne demek evi boşaltmak! — diye tiz bir çığlık attı Zehra, iki eliyle başını tutarak. — Biz nereye gideceğiz? Kerem’e emlakçı daireyi vermedi, depozitoyu yatıramadık diye! Murat, bir şey söyle! Şu kadına aklını başına toplamasını söyle, biz hiçbir yere gitmiyoruz!

Emine saatine baktı, sonra onlara tek tek göz gezdirdi.

— Benim ödediğim ay bitene kadar burada kalabilirsiniz. Yani iki haftanız var. Ondan sonra aylık yaklaşık doksan bin lirayı kendiniz karşılamanız gerekecek. Murat’ın kredi sicilinin bozulduğunu, Kerem’in de resmî olarak işsiz göründüğünü düşünürsek, bugünün konut piyasasında size bol şans dilerim.

Ardından arkasını dönüp yatak odasının kapısına doğru yürüdü.

— Pişman olacaksın! — diye bağırdı Murat arkasından. Yumruğunu masaya öyle sert indirdi ki bardaklar birbirine çarpıp çınladı. — O çizimlerinle yapayalnız kalacaksın! Bu huyla, bu yaşta seni kim ne yapsın!

Emine bir an durdu. Başını çevirdi ve hiç zorlanmadan, içten bir sıcaklıkla gülümsedi.

— Biliyor musun Murat, insanın kendi çizimleriyle yalnız kalması, sırtında üç soytarının yükünü taşımaktan çok daha iyi. Afiyet olsun. Et yahnisi de galiba soğumaya başladı.

Eylül güneşi, şehir botanik bahçesinin yeni düzenlenen yürüyüş yollarına yumuşak bir ışık serpiyordu. Emine, Japon bahçesi olarak tasarlanan bölümün ortasında durmuş, az önce dikilen, kızıl yapraklı süs akçaağaçlarını dikkatle inceliyordu. Üzerinde rahat bir iş montu, kot pantolonu ve su geçirmeyen botları vardı.

Sanki omuzlarından yılların ağırlığı kalkmıştı; yüzü on yaş gençleşmiş gibiydi. Bakışlarındaki o bitmek bilmeyen yorgunluk silinmiş, duruşu dikleşmişti. Yeni taşındığı ferah iki odalı dairede hayat, tahmin ettiğinden de dingin akıyordu. Artık kaloriferleri sonuna kadar açan yoktu; ne olduğu belirsiz girişimler için para isteyen çıkmıyordu; banka uygulamalarını karıştırıp hesap sormaya çalışan biri de kalmamıştı. Elinde kalan parayla büroya bir yardımcı alabilmiş, hatta sonunda İtalya’ya tatile gitmişti; üstelik yanında “oteller çok pahalı” diye söylenip duran kimse olmadan, tek başına.

Boşanma davası da sona yaklaşmıştı. Derya Şahin, hukuk alanında gerçekten dişli bir isim olduğunu göstermişti. Yalnızca ortak mal paylaşımında Murat’ın hesaptan yaptığı harcamaları delilleriyle dikkate aldırmakla kalmamış, onu borcu taksitlerle ödeyeceğine dair anlaşma imzalamaya da mecbur bırakmıştı. Aksi hâlde Murat’ın karşısına dolandırıcılık iddiasıyla çok daha ağır bir dosya çıkacaktı.

Murat için işler hiç kolay gitmemişti. Pahalı dairenin kirasını sürdüremeyince Kerem ve Zehra’yla birlikte şehrin en dış mahallelerinden birinde, asansörü yıllardır çalışmayan eski bir apartmanın küçücük üç odalı dairesine taşınmak zorunda kalmışlardı. Emine’ye olan borcunu ödeyebilmek için Murat gururunu bir kenara bırakmış, vardiyalı çalışan bir çağrı merkezinde satış temsilcisi olarak işe başlamıştı. Kerem hâlâ günübirlik işlerle oyalanıyor, Zehra ise artık gelinine değil oğullarına bağırıp çağırıyor; “hayatınızı kendi elinizle mahvettiniz” diye onları suçluyordu.

Emine’nin cebindeki telefon kısa bir titreşimle kendini hatırlattı. Bahçe eldivenini çıkarıp ekrana baktı. Mesaj Murat’tandı. Son altı aydır düzenli olarak yazıyor, kimi zaman tehdit ediyor, kimi zaman acındırıyor, kimi zaman da pişmanlık dolu sözlerle kapısını aralıyordu.

“Emine, merhaba. Annem hastanede, tansiyonu çok yükseldi. Kerem yine işsiz kaldı. Ben artık böyle yaşayamıyorum. Ne kadar büyük hata yaptığımı anladım. Hayatımda başıma gelen en güzel şey sendin. Lütfen buluşalım, bir kahve içelim. Seni özledim. Beni affet.”

Emine ekrana uzun uzun baktı. Eskiden böyle bir mesaj içini suçlulukla doldururdu. Hemen koşup kurtarmak, yardım etmek, dağılmış her şeyi yeniden toparlamak isterdi. Oysa şimdi içinde yalnızca sakin, sessiz bir boşluk vardı. Sanki çoktan rafa kaldırılmış, hatası düzeltilemeyecek bir projeye bakıyordu; artık ne üzerinde çalışmaya değerdi ne de yeniden açılmaya.

Cevap yazmadı. Sohbeti silip numarayı kesin olarak engelledi ve telefonu tekrar cebine koydu.

— Emine Hanım! — diye seslendi şantiye sorumlusu. — Taş fenerleri nereye yerleştirelim?

— Geliyorum Hakan, şimdi göstereceğim! — diye karşılık verdi Emine.

Islak toprak ve çam kokusuyla dolu serin havayı içine çekti. Sonbahar güneşine doğru hafifçe gülümsedi. Sonra kararlı adımlarla, milimi milimine tasarlanmış, kusursuz ve sonunda yalnızca kendisine ait olan o mutlu manzaraya doğru yürüdü.

Şükrüye'nin Penceresinden