Ama Zeynep artık bu oyuna kanacak hâlde değildi. O hareketi ezbere biliyordu. Fatma ne zaman sıkışsa, ne zaman söyleyecek sözü kalmasa, hemen elini göğsüne götürür; karşısındakini suçlu çıkarmaya yarayan o acıklı hâle bürünürdü.
— Zeynep, — diye başladı Fatma. Sesi birden yumuşamış, insanın üstüne yapışan, fazla tatlı bir tona dönmüştü; sanki karşısında öfkesinden ne yaptığını bilmeyen birini sakinleştirmeye çalışıyordu. — Sen kendi kendini dolduruyorsun kızım. Kimse senden bir şey koparmaktan söz etmiyor. Biz sadece hakkaniyetten bahsediyoruz. Kanundan, nizamdan… Sen benim oğlumla evlisin, aynı yastığa baş koyuyorsunuz. Ailesiniz yani. Ama kanuna bakarsan, bu evde Emre’nin adı bile yok. İkameti hâlâ bende, benim kenar mahalledeki iki odalı evimde görünüyor. Oysa burada yaşıyor. Bu adil mi şimdi? Kocanın kendi evinde misafir gibi hissetmesini ister misin? Adamın kendini sığıntı sanması hoşuna mı gider?
— Bu ev benim, — dedi Zeynep, kelimeleri tek tek, soğuk ve sert bir biçimde bırakarak. Her sözcük kuyunun dibine düşen taş gibi yankısız ama ağırdı. — Benim. Evlilikten önce alındı. Parasını da ben çalışıp kazandım. Emre’yle tanıştığımızda sizinle oturuyordu, işe de otobüsle gidip geliyordu; çünkü borçlarını kapatmak için arabasını satmıştı. Bunları yüzüne vurmuş değilim. Çünkü onu sevmiştim. Ama beni, kendi eliyle elindekinin sonunu da verecek kadar saf biri yerine koymanıza izin vermem.
Emre bir anda yerinden fırladı. Sandalye büyük bir gürültüyle geriye savruldu, peteğe çarpıp metalik bir ses çıkardı. Yüzü çarpılmıştı; az önceki adam gitmiş, yerine yabancı ve sevimsiz biri gelmiş gibiydi.
— Yeter artık! — diye bağırdı. Zeynep’in vaktiyle onda sevdiği o sakin, ince, terbiyeli hâlden bu seste eser yoktu. — Beni nasıl gördüğünü anlamıyorum mu sanıyorsun? Acıyıp eve aldığın bir böcek gibi bakıyorsun bana! Senin sevgi dediğin şey de kendini üstün hissetme bahanesinden başka bir şey değil. “Benim evim, benim param, benim kurallarım…” Peki ben neyim? Koltuk takımı mı? Hizmetçi mi? Annem haklıymış. Sen bencilsin. Sadece kendini ve şu metrekarelerini düşünüyorsun!
Soluk soluğa kalmıştı. Fatma ise oğluna bakarken zaferini saklamaya pek de çalışmıyordu; sanki siperden çıkmaya cesaret etmiş askerini gören bir komutan gibiydi. Zeynep tezgâha yaslanmış, içinde bir şeyin koptuğunu hissediyordu. Kalbi değildi kopan; daha çok, bunca zamandır evliliklerini bir arada tutan görünmez bir yaydı. Ayrılığın can yakacağını sanmıştı. Meğer önce kulakları sağır eden bir gürültü oluyormuş; ardından da insanın göğsüne serin bir ferahlık doluyormuş.
— Peki, — dedi çok alçak bir sesle, neredeyse fısıldayarak. — Demek ben bencilim. Demek sevgi dediğin şey, sabahları annenin benim eşyalarımı karıştırması, senin de gidip noterde evrak imzalaman. Tamam. Her şeyi anladım.
Arkasını döndü, koridora çıktı. Gömme dolabın kapağını açtı; üst raftan eski, kenarları yıpranmış bir valiz indirdi. Üniversite yıllarında yaz kampına giderken kullandığı valizdi bu. Odaya geri döndü ve valizi Emre’nin önüne bıraktı. Yere çarpan ses boğuktu; sanki geri dönüşü olmayan bir şey düşmüştü.
— Özel eşyalarını topla, — dedi, gözlerini Emre’nin gözlerinden ayırmadan. — Çorapların, iç çamaşırların, şarj aletlerin, noterden aldığın makbuz… Sana ait ne varsa koy içine. Anneni de al. Bir saat içinde ikiniz de bu evden çıkmış olun.
— Buna hakkın yok! — diye tiz bir çığlık attı Fatma, tabureden fırlayarak. — O burada yaşıyor! Senin kocan o! Mahkemeye veririz seni!
— Verin, — dedi Zeynep omuz silkerek. — Dairenin tapusu bende. Kapıdan girer girmez hak iddia etmeye başladığınıza şahit olan insanlar da var. Üstelik telefonumun ses kaydında bu konuşmanın tamamı duruyor. Ne diyeyim, ben de sizin ziyaretlerinize hazırlıklı olmayı öğrendim artık. İsterseniz dava açın. Ama şimdilik çıkın.
