“Annenin sana ne söylediğinin farkında mısın sen? Yoksa kendi öneminden kulakların mı tıkandı?” diye çıkışan kayınvalideye Zeynep irkilip çay kaşığı tabağın kenarına çarpıp ince bir şıngırtı çıkardı

Hikâyeler
Saygısız, küçük düşürücü müdahale tüm sabrı bitirdi.

Emre mutfağın tam ortasında kalakalmıştı; kolları iki yanına düşmüş, yüzüne ne yapacağını bilemeyen bir insanın boş bakışı yerleşmişti. Az önceki meydan okuyan hâlinden eser yoktu. Sanki içindeki bütün sertlik bir anda buharlaşıp gitmiş, geriye yalnızca şaşkınlık ve çaresizlik kalmıştı. Oyunun gerçekten bittiğini, artık yumuşak sözlerle kimseyi kandıramayacağını, Zeynep’in boynuna sarılıp “Affet, olanları unutalım,” demeyeceğini ancak şimdi anlamış gibiydi. Fatma onun kolunu çekiştiriyor, kulağına bir şeyler fısıldıyordu; ama Emre yerinden kıpırdamıyordu.

— Zeynep… — diye mırıldandı sonunda. Sesi çatladı, kelimeler boğazında düğümlendi. — Kusura bakma. Böyle olsun istememiştim. Annem sadece telaşlandı… Biz sonuçta aileyiz…

— Hayır, — dedi Zeynep, onun sözünü keserek. Bu tek kelimenin içinde saatlerce sürecek bir tartışmadan daha fazla kesinlik vardı. — Biz aile değiliz. Sen, kendi sıkıntılarını benim sırtıma yüklemeye çalıştın. Ben artık kimsenin açık hesabı değilim. Sabırla kuşatılıp teslim alınacak bir kale de değilim. Çıkış yolunu biliyorsun. Kapı her zamanki yerinde.

Bunu söyledikten sonra arkasını döndü, banyoya girdi ve sürgüyü çekti. Alnını serin fayansa dayadı. Aylar sonra ilk defa ciğerlerine dolu dolu hava çektiğini hissetti. Kapının öte yanında boğuk konuşmalar, telaşlı fısıltılar, dolap kapaklarının açılıp kapanma sesleri duyuluyordu. Anneyle oğul belli ki ne yapacaklarını konuşuyordu. Fakat Zeynep için artık bunun bir önemi kalmamıştı.

Gözlerini kapattı. Onların gidişini düşündü. Evde yeniden sessizliğin yerleşeceğini, odaların kendi nefesine kavuşacağını hayal etti. Mobilyaların yerini değiştirebilecekti mesela. Emre’nin çok sevdiği o eski kanepeyi çıkarıp atabilecekti. Pencere önüne yeni çiçekler alacaktı; bu kez başkasının değil, yalnızca kendi sevdiği çiçekleri. Kimseye sormadan. Kimsenin yüzüne bakmadan. Kendi evi gibi, kendi hayatı gibi.

Yaklaşık bir saat sonra dış kapının kilidinde anahtar döndü. Ardından ikinci bir tıkırtı geldi. Sonra apartman boşluğuna karışan ayak sesleri de kesildi ve evin içine ağır, derin bir sessizlik yayıldı.

Zeynep banyodan çıktı. Koridora kulak verdi. Daire bomboştu.

Mutfağa geçtiğinde, yerde unutulmuş bir poşet gördü. İçinde kavanozlar duruyordu. Turşular salamuranın içinde donuk donuk parlıyor, sanki az önce yaşananların hiçbirine şahit olmamış gibi sessizce bekliyordu. Zeynep poşeti yerden aldı. Kırılgan, hasta bir yavru kediyi taşır gibi dikkatle tuttu ve balkona götürdü. Her şeyin başladığı yere, eski yerine bıraktı.

Akşam olduğunda salonda oturuyordu. Ayaklarını altına toplamış, elinde papatya çayıyla pencerenin dışına bakıyordu. Ekim güneşi ufukta ağır ağır soluyor, gökyüzündeki kızıllık yavaşça griye dönüyordu. İçinde tuhaf bir his vardı. Ne sevinçti bu, ne de acı. Daha çok, yıllardır havalandırılmamış bir odanın bütün pencereleri birden açılmış da içerideki ağır hava dışarı kaçmış gibiydi. Ferah, geniş, sessiz bir boşluk…

Telefon çaldı. Ekranda “Meral” yazıyordu. Birlikte çalıştıkları tasarım bürosundan arkadaşıydı; ne zaman en doğru an gelse, sanki bunu hisseder gibi aramayı başarırdı.

Zeynep telefonu açar açmaz Meral hiçbir giriş yapmadan sordu:

— Eee, ne oldu? Kaynana seferberliği sona erdi mi?

Zeynep istemsizce gülümsedi.

— Sona erdi. Birlikler geri çekildi. Valizleri de yanlarında, Allah yollarını açık etsin.

— Peki sen nasılsın? İçin ne diyor?

Zeynep bir süre cevap vermedi. Elindeki çay süzgecini parmaklarının arasında çevirdi. Sonra bakışları duvara takıldı. Daha dün orada Emre’yle düğünlerinde çekilmiş fotoğrafları asılıydı. Şimdi geriye yalnızca solmuş duvar kâğıdının üzerinde açık renkli bir dikdörtgen iz kalmıştı.

— Biliyor musun, — dedi yavaşça, — insan evini elinden almaya kalktıklarında anlıyor. Burası dört duvardan ibaret değilmiş. Burası insanın hayatıymış. Ve kendi hayatını korumak ayıp değil. Gerekirse birilerini kapının dışına koymak da ayıp değil. Hele o birileri koynunda hazır planlarla, neredeyse noteri de peşine takıp gelmişse…

Meral hafifçe güldü.

— Doğru yerden bakıyorsun. Peki Emre ne yaptı?

— Hiçbir şey. Gitti. Üstelik o çok kıymetli kavanozlarını bile unuttu.

— O zaman geri dönmeye kalkar.

Zeynep fincanını masaya bıraktı. Sesi bu kez en ufak bir titreme taşımıyordu.

— Denesin bakalım, — dedi. — Kilitleri değiştirdim. Bundan sonra bu evin kurallarını ben koyacağım.

Şükrüye'nin Penceresinden