Yaz ortasında, Zeynep’in yazlığında yaşandı her şey.
Bahçede frenk üzümü topluyorduk; erkekler mangalın başında etlerle uğraşıyor, çocuklar çimenlerin arasında bağıra çağıra koşturuyordu. Zeynep ise verandaya kurulmuş, etrafına genç yeğenleri toplamıştı. Kendinden pek memnun bir hâlde, bakım ve güzellik üzerine öğütler yağdırıyordu.
— En önemlisi şu kızlar, — dedi, yeni yaptırdığı tırnaklarına hayran hayran bakarak, — insan kendini salmamalı. Yoksa bazıları gibi olur. Ayşe’ye bakın mesela; saç desen yok, yüzünde bir parça renk yok, üstünde hep bol, çiçekli elbiseler, saçını da ensesinde alelacele toplamış. Bizim Ayşe bu doğallık sevdasıyla sonunda yapayalnız kalacak, benden söylemesi.
Elimdeki havluyla parmaklarımı sildim, verandaya doğru yürüdüm ve tam karşısında durdum.
— Zeynep, — dedim sesimi hiç yükseltmeden. — Ayşe makyaj yapmıyor, çünkü geçirdiği ağır tedaviden sonra cildi çok ciddi alerji vermeye başladı. Bunu iki yıl önce yaşadı ve aileden kimseye anlatmak istemedi. Artık sen de öğrenmiş oldun.
Zeynep tırnaklarına bakmayı bıraktı.
— Bol kıyafet giymesinin sebebi de ameliyat izlerinin hâlâ canını yakması, — diye devam ettim. — Ama sen, yüzüne yaptırdığın işlemler ve içinden taşan o bitmeyen hınçla, cilalanmış kuru balık gibi görünüyorsun.
Verandadaki hava bir anda ağırlaştı. Az önceki kahkahalardan eser kalmadı.
— Bir daha onun dış görünüşüyle ilgili ağzından tek kelime çıktığını duyarsam, — dedim gözlerimi kaçırmadan, — oğluna babasının iki yıl önce neden aylarca otelde kaldığını anlatırım. Hani şu sözde iş seyahatinin parasını kimin ödediğini de öğrenmiş olur.
Zeynep kesik kesik nefes aldı, birden ayağa fırladı. Kalkarken sandalyeye çarptı; sandalye büyük bir gürültüyle veranda tahtalarının üzerine devrildi.
O hemen bağırmaya başladı. Fakat bu kez ben de susmadım.
Gürültüyü duyan Murat koşarak geldi. Kolumdan tuttu, bana “sus” işareti yaptı, bu rezaletin derhâl bitmesini istedi. Ama o gün artık hiçbir şey toparlanmadı.
Yazlıktan, herkesin birbirine bağırdığı karman çorman bir kavganın ortasında ayrıldık.
Sonraki üç gün Murat benimle tek kelime konuşmadı. Yine de içimde tuhaf bir kesinlik vardı: asıl hesaplaşma henüz yapılmamıştı.
Ağustos ayında Hatice teyzenin ellinci evlilik yıldönümü kutlandı.
Bu kez işi oldukça büyütmüşlerdi. Geniş bir lokanta salonu tutulmuş, masalara bembeyaz örtüler serilmiş, garsonlar sıra sıra dolaşıyor, uzun masaların etrafında neredeyse bütün akrabalar yerini almıştı.
Ayşe koyu vişne renginde, bol kesimli zarif bir elbiseyle gelmişti. Mehmet’in üzerinde de özenle ütülenmiş bir takım elbise vardı.
Başlarda akşam sakin ilerledi. Herkes nezaketle gülümsüyor, tebrikler ediliyor, Hatice teyze gözleri dolarak gelenleri karşılıyordu. Fakat Hakan’la Zeynep’in yüz ifadelerinden, daha önce yaşadıkları küçük düşmenin acısını içlerinde tuttukları belliydi. O gece de belli ki bunu ödetmeye karar vermişlerdi.
Bir ara Hakan ayağa kalktı ve sunucunun elinden mikrofonu aldı.
— Bugün burada, hayatta bir yerlere gelmiş insanlar bir araya toplandı, — diye başladı, bakışlarını özellikle bizim bulunduğumuz tarafa çevirerek. — Hepinizi bir arada görmek çok güzel. Ama ailemizin özel bir koluna ayrıca değinmek isterim: Ayşe ve Mehmet’e.
Sonra bütün gövdesiyle onlara döndü.
— Şöyle bir bakın bizim Ayşe’ye. Elli altı yaşına gelmiş; peki elinde ne var? Ne kendi çocuğu var, ne mesleğinde anlatılacak büyük bir başarısı, ne de başını sokacak kendine ait bir evi. Mehmet’in dairesinde, aslında başkasının hakkıyla yaşıyor. Ayşe, bari Hatice teyzeye, senin bir türlü sahip olamadığın şeyleri dile de o mutlu olsun.
Nereye vuracağını çok iyi biliyordu.
Ayşe ile Mehmet’in çocuk sahibi olamamasının nedeni Ayşe’nin geçirdiği ağır hastalıktı. Ailede bu konuya kimse dokunmaz, adı geçse bile hemen kapatılırdı. Hakan gerçeği biliyordu. Buna rağmen en derin yarayı, herkesin ortasında bilerek deşmeyi seçmişti.
Salonda bastırılmış bir uğultu dolaştı.
Ayşe iki eliyle yüzünü kapattı ve ağlamaya başladı. Hıçkırmıyordu; sesi neredeyse hiç çıkmıyordu. Sadece omuzları hafif hafif titriyordu.
İşte o anda ayağa kalktım.
Sunucunun yanına gittim, mikrofonu elinden aldım ve ağır adımlarla orta masaya doğru yürüdüm.
— Şimdi de beni dinleyeceksiniz, — dedim. — Madem Hakan bu kapıyı herkesin içinde açtı, konuşma sırası artık bende.
