Sonunda yatak odasına geçti. Üstünü değiştirip yorganın altına sokulduğu gibi, sanki bütün gücü bir anda çekilmişçesine derin bir uykuya daldı.
Gördüğü rüya tuhaftı; kasım yağmurunu andıran, gri, soğuk ve insanın içine çöken cinsten bir rüya… Emre vardı içinde, annesi vardı, tanımadığı birtakım yüzler, karmakarışık sesler… Birileri bağırıyor, bir şeyler istiyor, emir veriyor, ellerini kollarını savuruyordu. Başta her şey birbirine karışmış gibiydi; sonra o bulanıklığın içinden ağır, tehditkâr bir hava yükselmeye başladı. Fatma ne olup bittiğini kavrayamadan ansızın keskin bir çarpma sesi duydu.
Bu kez rüya değildi.
Gözlerini korkuyla açtığında saat sabahın dördünü gösteriyordu. Mutfak tarafından patırtılar, tıkırtılar, birbirine çarpan tabak çanak sesleri geliyordu. Fatma yataktan doğruldu, çıplak ayakla koridoru geçti. Işık gözlerini alınca yüzünü buruşturarak mutfak kapısını itti.
Masaya boylu boyunca yayılmış, kollarını iki yana açmış yabancı bir adam yatıyordu; sanki sabaha kadar orada uyumaya niyetliydi. Emre de hemen yanında oturuyordu. Yüzü kızarmış, bakışları donuklaşmış, dili ağırlaşmıştı. Önündeki tabaktan, Fatma’nın maaş gününe kadar idare etmek için ayırdığı yemeklerin kalanını iştahla yiyordu.
Karısını görünce başını zar zor kaldırdı.
— Ne var yine? — diye geveledi. — Misafirimiz var işte…
Fatma’nın uykusu o anda tamamen dağıldı.
— Ne misafiri Emre? Saat sabahın dördü! — sesi istemeden yükseldi. — Bu evde neler oluyor?
Emre ayağa kalkmaya davrandı; fakat dengesi bozuldu, sandalyesine geri çöktü.
— Bağırıp durma… yılbaşı geliyor… biraz rahat ol…
Fatma dişlerini sıktı. İçindeki öfkeyi dizginlemek için bütün gücünü harcıyordu.
— Seninle rahat olmak ne mümkün zaten…
O an içinde bir şey koptu. Uzun zamandır onu ayakta tutan incecik bir bağ varmış da artık daha fazla dayanamayarak çat diye ayrılmış gibiydi. Masaya doğru yürüdü, yabancı adamı ceketinin kolundan yakaladı. Adam ne olduğunu anlamadan, neredeyse sürükleyerek onu koridora çıkardı. Apartman kapısı sertçe kapanınca Emre yerinde irkildi.
— Sen ne yaptığını sanıyorsun? — diye homurdandı.
Fatma arkasına döndü.
— Birazdan anlarsın.
Hiç tereddüt etmeden Emre’nin yanına gitti. Onu da arkadaşının peşinden koridora itti. Emre karşı koymaya çalıştı ama gücü yoktu; bacakları kendisini taşımakta zorlanıyor, bedeni bir sağa bir sola yalpalıyordu.
— Nereye istersen oraya git. Merdivende mi yatarsın, arkadaşının yanında mı kalırsın, sokakta mı sabahlarsın, beni ilgilendirmez.
Emre ağzını bozacak gibi oldu.
— Sen var ya…
Fakat kapı çoktan yüzüne kapanmıştı.
Fatma girişte bir süre öylece kaldı. Az önce yaptığının gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekiyordu. Sonra mutfağa döndü. Masanın üstünde kalanları topladı, boş şişeleri poşete doldurup kenara koydu, tezgâhı sildi. Kendine sıcak bir çay demledi ve iki eliyle bardağı kavrayarak sandalyeye oturdu.
Uykunun ve rüyanın izi bir anda silinmişti. Camdan dışarı baktı. Sokak bembeyazdı; kar, şehrin bütün kirini, bütün solgunluğunu ince ve sessiz bir örtüyle kapatmıştı. Ne kadar oturduğunu fark etmedi bile. Bir ara dışarının yavaş yavaş aydınlandığını gördü. İşe hazırlanma vakti gelmişti.
Evden çıktığında Emre kapının önünde yoktu. Hayatında ilk kez bu durum umurunda bile olmadı.
Cuma günü iş yerinde neredeyse nasıl geçtiğini anlamadı. Fatma masasına oturur oturmaz kendini işine verdi. Dikkatli, düzenli, sessizce çalıştı; tek isteği bütün dosyaları zamanında bitirmek ve mesaiye kalmadan çıkabilmekti.
Günün sonunda müdürlük bütün bölümü toplantı odasına çağırdı. Kısa bir konuşmanın ardından yönetici gülümseyerek duyurdu:
— Emeğiniz için hepinize teşekkür ederiz. Yılbaşı nedeniyle hesabınıza ikramiye yatırılacak.
Para kartına geçtiğinde Fatma ekrandaki rakama inanamadı. Beklediğinin iki katıydı. Bir an eli ağzına gitti; gözlerinin dolduğunu hissetti. Bu kez yorgunluktan ya da çaresizlikten değil, sevinçten ve derin bir ferahlamadan ağlayacaktı neredeyse.
Tam o sırada telefonu titredi. Arayan Derya’ydı; yıllardır can dostu bildiği, ama iki senedir yüz yüze görüşemediği arkadaşı. Derya yedi yıl önce iş için başka bir şehre gitmiş, orada biriyle tanışmış, sonra da herkesin şaşkınlığına rağmen orada kalmıştı. Evlenmiş, bir oğlu olmuştu. Uzakta yaşasa da Fatma’yı hiç unutmamıştı.
Telefonu açar açmaz neşeli sesi duyuldu:
— Fatma, şehirdeyim! Sadece üç günlüğüne geldim. Görüşelim mi?
Fatma’nın yüzüne uzun zamandır ilk kez içten bir tebessüm yayıldı. Hiç düşünmeden cevap verdi:
— Bu akşam bana gel.
Emre akşam vakti nihayet eve dönmeye lütfettiğinde, karısını kapıda pişman, ağlamaktan bitkin, özür dilemeye hazır bulacağını sanıyordu. Hatta daha merdivenleri çıkarken yüzüne sert ve mağrur bir ifade yerleştirmişti.
Ama kapıyı açınca beklediği manzarayla karşılaşmadı. Mutfakta Fatma ile Derya oturuyordu. Önlerinde sıcak çayları vardı; arada bir gülüşüyor, eski günlerden konuşuyorlardı.
Emre’nin yüzü kıpkırmızı kesildi.
— Bu da ne demek oluyor? Ne yapıyorsun sen? — diye her zamanki gibi bağırmaya başladı. — Ben sana bu eve yabancı insanları doldurma demedim mi? Burada ne düzenledin böyle?
Derya elindeki bardağı masaya bırakmadan olduğu yerde dondu. Olan bitene anlam verememişti. Şaşkın gözlerle Fatma’ya baktı. Fatma ise yalnızca derin bir nefes aldı, bardağını usulca masaya koydu ve sakin bir sesle konuştu:
— Emre… senden o kadar yoruldum ki… Gerçekten. Senden de, annenden de.
Sonra gözlerini kaçırmadan onun yüzüne baktı.
— Derler ya, yeni yıl yeni başlangıçtır… — Kısa bir an sustu. — Ben de başlıyorum. Senden ayrılıyorum Emre. Eşyalarını topla ve benim evimden çık.
Emre birkaç kez göz kırptı. Söylenenleri kavrayamamış gibiydi. Ardından alaycı bir sırıtış belirdi yüzünde.
— Sen ne saçmalıyorsun? Peki, diyelim topladım. Ama pişman olacaksın. Kızın babasız nasıl büyüyecek, bunu düşündün mü?
Fatma acı bir gülüşle başını eğdi, sonra yeniden ona baktı.
— Kızım mı? Elif şimdi mi aklına geldi? Neyse… Buna da şükür.
Ayağa kalktı ve eliyle kapıyı işaret etti.
— Onun için kaygılanma. Elif bu “kaybı” da atlatır.
