Zaten bugüne kadar onunla gerçekten ilgilendiğin de söylenemezdi.
Emre bir süre ağzı aralık öylece kaldı; verecek söz bulamamıştı. Duyduğu şeyler canını yakmıştı, çünkü inkâr edemeyeceği kadar doğruydu. Sonra hırsla dolabın kapağını çekti, kıyafetlerini çantaya tıkıştırmaya başladı. Fermuarı öyle sert çekiştiriyordu ki, sanki yalnızca çantayı değil, kumaşıyla birlikte bütün öfkesini de parçalayacaktı.
Her hareketi, her homurtusu, yere çarpan her eşyası ayrı bir meydan okuma gibiydi. Fakat Fatma artık aldırmadı. Yerinden kalkmadı, karşılık vermedi; yalnızca onun rafları karıştırışını, ne bulduysa savurur gibi toparlayışını sessizce izledi.
— Göreceksin… Buna pişman olacaksın… — diye dişlerinin arasından mırıldandı Emre. — Nasıl olsa geri adım atacaksın…
Az sonra dış kapı büyük bir gürültüyle kapandı.
Evin içine bir anda derin bir sessizlik çöktü. Fatma, yıllar sonra ilk kez ciğerlerine dolan havanın bu kadar hafif olduğunu hissetti. Sanki omuzlarına basan görünmez bir yük kalkmıştı. Karşısında oturan Derya ise hâlâ kıpırdamadan duruyor, şaşkınlıktan büyümüş gözlerle ona bakıyordu.
— Fatma… az önce ne oldu böyle? — diye fısıldadı, Fatma yeniden yerine oturunca.
Fatma uzun uzun iç çekti. Sonra saklamadan, süslemeden anlattı. Emre’nin aylardır “iş arıyorum” diyerek evde yatıp kalktığını; kanepeden kalkmadığını; elde kalan son parayı mutfağa değil, kahvelerde, gereksiz harcamalarda tükettiğini; geceleri ortadan kaybolup sabaha karşı eve döndüğünü… Son zamanlarda aynı evin içinde yaşayan iki yabancıya döndüklerini söyledi. Her gün kalan parayı kuruş kuruş hesapladığını, ay sonunu getirmek için nefesini tuttuğunu, Elif’in annesinin yorgun ve bakımsız hâlinden utanmaya başladığını da ekledi.
En acısı ise şuydu: Fatma artık aynaya bakmaktan korkuyordu. Yüzündeki çizgiler yüzünden değil; gözlerine yerleşmiş çaresizlik yüzünden.
Derya tek kelime etmeden dinledi. Araya girmedi, soru sormadı. Fakat yüzü giderek sertleşti; çenesi gerildi, bakışları ciddileşti. Sonunda, Fatma konuşmasını bitirmeden, hiç beklenmedik bir şey söyledi:
— Benim yanıma taşın.
Fatma duyduğunu anlayamamış gibi başını kaldırdı.
— Nereye?
— Bana, bizim şehre, — dedi Derya kararlı bir sesle. — Murat şu sıralar iyi bir muhasebeci arıyor. İşini bilen, tecrübeli, güvenilir birini… Sen tam da böylesin. Orada sana ihtiyaç var.
— Derya… — Fatma’nın sesi kısıldı. — Ama nasıl olacak? Benim burada…
— Burada neyin kaldı? — diye yumuşak ama kesin bir sesle araya girdi Derya. — Emre mi? Artık yok. Anne baban mı? Onlar da yok. İşin mi? Az önce kendin söyledin, orada önün kapalı.
Fatma dudaklarını ısırdı.
— Elif var… Okulu burada, arkadaşları burada…
Derya uzanıp onun elini tuttu.
— Kızınla konuşursun. Ona her şeyi anlatırsın. Sen iyi bir annesin, Fatma. Elif sana güvenir. Eğer sen bunun bir kaçış değil, yeni bir başlangıç olduğuna inanırsan, o da anlayacaktır. Çocuklar bazen değişime biz yetişkinlerden daha kolay alışır.
Fatma yeniden derin bir nefes aldı.
Gerçekten de… onu burada tutan ne vardı?
Cumartesi sabahı Hatice’nin telefonu susmak bilmedi. Daha açar açmaz öfke dolu sesi mutfağın sessizliğini yardı.
— Fatma! Sen Emre’ye ne yaptın böyle? Gece vakti bana geldi, “beni evden kovdu” diyor! Hemen geri alacaksın onu! O senin kocan, duyuyor musun? Derhâl!
Fatma mutfak sandalyesinde sakin sakin oturdu. Çayından bir yudum aldı ve karşı taraftan dökülen suçlamaları sessizce dinledi.
— Hem şunu da bil! — Hatice’nin sesi iyice yükseldi. — O evi senden alırız! Emre’nin de hakkı var orada!
Fatma’nın dudaklarında solgun ama kendinden emin bir gülümseme belirdi. İşte beklediği söz buydu.
— Hatice Hanım, o ev benim üzerime. Babamdan kaldı. Bence tehdit etmeden önce kanunu biraz araştırmanız iyi olur.
Telefonun öbür ucunda bir an sessizlik oldu.
— Ama… ama… — Hatice kelimeleri toparlayamadı.
— Bu yüzden boş yere kendinizi yormayın, — dedi Fatma. — Emre’yle size kolaylıklar dilerim.
Yılbaşını Elif’le baş başa geçirdiler. Sessizdi belki, kalabalık değildi; ama Fatma uzun yıllar sonra ilk defa kendini gerçekten huzurlu hissetti. Sofraya biraz Kayseri pastırması, sıcak çay, tatlı niyetine de pekmezli ceviz koydu. Bunlar küçük şeylerdi belki, ama yıllardır kendine izin vermediği bir bolluk duygusu taşıyordu.
Elif yeni bluzunu giymiş, evin içinde sevinçle koşturuyordu. Gülüyor, maytap yakıyor, pencereden dışarıdaki ışıkları izliyordu.
— Anne! Hadi dışarı çıkalım, havai fişekleri seyredelim! — diye Fatma’nın elinden çekiştirdi.
Kalın paltolarını giyip sokağa çıktılar. Gece ayazdı; yerde ince, taze kar çıtırdıyordu. Gökyüzü renk renk ışıklarla parlıyor, Elif’in yüzü de o ışıklar gibi aydınlanıyordu. Sanki dünya uzun zamandır ilk kez onlara doğru dönmüş gibiydi.
Fatma kızına baktı ve içinden şunu geçirdi:
“Bütün bunlara onun için dayandım. Ama artık yine onun için her şeyi değiştirme vakti geldi.”
Ocak ayındaki tatil günleri biter bitmez Fatma iş yerine gitti. Hiç dolandırmadan müdürünün odasına girdi ve istifa dilekçesini masanın üzerine bıraktı.
Kadın şaşkınlıkla ona baktı.
— Emin misin?
Fatma başını salladı.
— Eminim.
Bunu söylerken içinde garip bir hafiflik vardı. Sanki çok uzun bir yol yürümüş, sonunda ayağındaki ağır çizmeleri çıkarabilmişti.
Emre’yle boşanmaları uzun sürmedi. O başta olay çıkarmaya çalıştı, para istedi, tehdit etti, sesini yükseltti. Fakat bu kez Fatma geri çekilmedi. Kanun onun yanındaydı ve artık bunu biliyordu.
Bahar geldiğinde evi sattı. Elif’le birlikte valizlerini hazırladılar, trene bindiler ve Ankara’ya doğru yola çıktılar. Büyük, kalabalık, imkânı bol bir şehirdi orası. Derya onları garajda karşıladı; yeni bir semtte, sıcak ve kullanışlı bir ev bulmalarına yardım etti. Ardından Murat’ın çevresi sayesinde Fatma’ya iyi bir iş ayarlandı. Maaşı öyleydi ki, Fatma eskiden böyle bir kazancı hayal etmeye bile çekinirdi.
Elif yeni okuluna başladı. Fatma onun zorlanacağını sanmıştı, ama kızı onu şaşırttı. Kısa sürede sınıfa uyum sağladı, arkadaş edindi, öğretmenleriyle arası iyi oldu. Bir ay geçmeden telefonda eskiye göre çok daha sık gülmeye başlamıştı.
Fatma’ya gelince… Artık her kuruşu defalarca saymıyordu. Avans gününü bayram gibi beklemiyordu. Telefon çaldığında “yine Hatice mi?” diye irkilmiyordu; çünkü artık bir kaynanası yoktu.
Yıllar sonra ilk kez kendine yeni, kalın bir mont aldı. Yanına sıcacık bir bere, bir de kışlık sağlam botlar… Akşamları Elif’le el ele verip şehrin ışıklı caddelerinde yürüyorlardı.
İkisi de aynı şeyi hissediyordu: Hayat nihayet karanlıktan çıkmış, gerçek ve aydınlık bir hâle gelmişti.
