“Beni kapının önüne koydu!” diye haykırdı, ağabeyine ağlamaklı ve öfkeli bir sesle anlattı

Hikâyeler
Bu acımasız tavır utanç verici ve kabul edilemez

Kız kardeşinle kalırsın, annenin yanına gidersin, istersen iş yerindeki koltukta sabahlarsın. Benim için fark etmez.

— Beni tehdit mi ediyorsun?!

— Hayır, Ekrem. Ben yalnızca kendi evimi koruyorum. Aslında iki hafta önce yapmam gereken şeyi şimdi yapıyorum. İstersen bağırmaya devam et, istersen hakaret et, istersen beni suçla. Ama ağzından çıkacak her yeni söz, seni elinde bavulla kapının önünde bulacağın ana biraz daha yaklaştıracak. Seçim senin.

Hattın öbür ucuna ağır bir sessizlik çöktü. Ekrem derin derin soluyordu. İçini dolduran öfkenin yavaş yavaş çekildiğini, yerini buz gibi bir gerçeğin aldığını hissediyordu.

— Kararını saat yediye kadar bekliyorum, — diye ekledi Esra. — Kız kardeşin eşyalarını almak için sekizle dokuz arasında gelebilir. Eğer ona eşlik edeceksen, olay çıkarmamasını sağla. Artık tartışma kaldıracak hâlim yok. Bu kadar.

Telefonun kapanma sesi, Ekrem’in kulağında bir hüküm gibi çınladı.

Sandalyeye çöktü ve bir süre telefonun kararan ekranına boş boş baktı. Zihni karmakarışıktı. Bir yanda çocukluğundan beri kollayıp gözettiği Hande vardı; az önce telefonda ağlayan, onun küçük kız kardeşi. Öte yanda ise dört yıldır aynı hayatı paylaştığı Esra… Sevdiği kadın. Ya da sevdiğini sandığı kadın mıydı?

Telefon yeniden titredi. Arayan Hande’ydi.

— Ee? Konuştun mu onunla? Özür diledi mi? Ne zaman dönebiliyorum?

Ekrem yüzünü avuçlarının içine gömdü.

— Hande… Bana baştan anlat. Ama bu kez ayrıntısıyla. Tam olarak ne oldu?

— Ayrıntısıyla da ne demek? — dedi Hande alınmış bir sesle. — Ekrem, yoksa bana inanmıyor musun?

— Sadece anlat. En başından başla.

— İşte… Her zamanki gibi uyandım. Saat on bir gibiydi. Mutfağa gittim…

— On bir mi? — diye araya girdi Ekrem. — Peki gece kaçta yattın?

— Şey… Üç gibi falan. Kızlarla biraz konuştuk, sonra izlediğim dizinin kalan bölümünü bitirdim…

— Bir dakika. Kızlar bizim eve mi geldi?

— Evet, uğradılar. Ne var bunda? Sessiz sessiz oturduk işte!

Ekrem’in aklına pazartesi günü geldi. Esra, salonda “yanlışlıkla raftan düşen” kırık bardağın parçalarını tek kelime etmeden süpürmüştü.

— Devam et.

— Sonra mutfağa çıktım, bir şeyler atıştıracaktım. Esra da oradaydı. Daha ben ağzımı açmadan, “Kendi kullandıklarını yıka,” diye tutturdu. Ben de sonra yıkarım, önce karnımı doyurayım dedim. Bu kez de “Senin sonra dediğin şey hep akşamı buluyor, arkandan toplamaktan bıktım,” dedi. Düşünebiliyor musun? Sanki evi ben çöplüğe çeviriyormuşum gibi!

— Peki yıkadın mı?

— Ekrem! — Hande’nin sesi öfkeyle yükseldi. — Sen kimin tarafındasın?

— Sadece soruyorum.

— Yani… Bazen unutmuş olabilirim. Yakında sınav var! Ders çalışmam gerekiyor!

Ekrem gözlerini kapattı. Hande’nin ağzından çıkan “bazen unutmuş olabilirim” cümlesinin gerçek anlamı belliydi: “Hiç yıkamadım.”

— Sonra ne oldu?

— Sonra gece gürültü yaptığımı söyledi. Sabah erken kalkması gerekiyormuş. Tamam, ara sıra müzik dinliyorum ama yüksek sesle değil! Hem ev de büyük, duymaması lazım!

— Üç odalı bir daire, Hande. Saray değil.

— Yine de! Derken baktım, benim elbisemi ütülüyor. Hani şu mavi olan var ya, geçen buluşmada giymiştim. Neden aldığını sordum. O da tutup elbisenin kendisine ait olduğunu söyledi! Düşünebiliyor musun?

Ekrem’in midesine buz gibi bir ağırlık oturdu.

— Hande. Geçen hafta sosyal medyaya koyduğun fotoğraftaki mavi elbise mi?

— Evet! Güzel değil miydi? Esra fark etmez sanmıştım, zaten uzun zamandır giymiyordu…

— Allahım… — diye inledi Ekrem. — Hande, sen onun eşyasını izinsiz mi aldın?

— Ekrem, neredeyse aile sayılırız! Bunda büyütülecek ne var? Ablalar kardeşleriyle kıyafet paylaşır!

— Siz kardeş değilsiniz.

— Yani… sayılırız işte! Hem yıkayıp geri koyacaktım. Sadece üstüne kazara leke oldu…

— Ne lekesi?

— Şey… biraz kırmızı meyve suyu döküldü. Vişne suyuydu galiba. Ama isteyerek olmadı!

Ekrem, az önce içinde kabaran haklı öfkenin bir anda buharlaşıp gittiğini hissetti.

— Esra ne dedi?

— Dedi ki elbiseye iki bin lira vermiş, üstelik sadece bir kere, iş yerinin düzenlediği bir toplantıda giymiş. Ya kuru temizleme parasını ödeyecekmişim ya da yenisini alacakmışım. Ben de bende o kadar para ne gezer, dedim. Alt tarafı bir elbise, yenisi alınır yani. Bunu söyleyince bembeyaz kesildi ve evden çıkmamı istedi.

— Peki sen ne cevap verdin?

— Ne dememi bekliyordun?! — Hande’nin sesi yine kırgın ve hırçın bir hâl aldı. — Abimin yanına geldiğimi söyledim. Buranın senin de evin olduğunu, hiçbir yere gitmeyeceğimi söyledim. Hoşuna gitmiyorsa kendisi gitsin, dedim!

Ekrem elini yüzünden aşağı doğru ağır ağır geçirdi.

— Hande, — dedi sonunda, kelimeleri tek tek seçerek. — Orası benim evim değil. Burası Esra’nın evi.

Şükrüye'nin Penceresinden