Sonunda, ne olursa olsun, nezaketimi korumalıydım. Yerimden kalktım; avuçlarımın arasında, yarım yıl boyunca arayıp bulduğum antika porselen heykelciğin bulunduğu küçük hediye kutusunu sıkıca tutuyordum. Baş masaya doğru yürümeye başladım.
O mesafe bana salonun bir ucundan öbür ucuna değil, sanki koca bir ömrün içinden geçiyormuşum gibi uzun geldi. Üzerime çevrilen bakışların çoğu soğuktu; kimi küçümseyici, kimi meraklı, kimi de açıkça yargılayıcıydı.
Murat beni ancak aramızda birkaç adım kalınca fark etti. Yüzü bir anda gerildi, ifadesi çarpıldı. Sandalyesini devirecek gibi hızla ayağa fırladı ve önüme dikildi.
— Nereye gidiyorsun sen? — diye tısladı; sesi yalnızca yakındaki konukların duyabileceği kadar alçaktı.
— Anneni tebrik etmek istiyorum, — dedim. Sesim, istemediğim hâlde titriyordu.
— Otur yerine, — diyerek dirseğimi acıtacak kadar sert kavradı. — Beni rezil etme.
— Seni neyle rezil ediyorum? Karın olmamla mı?
— Şu hâlinle! — Fısıltısı keskin bir ıslığa dönüştü. — Kendine bir bak. Buraya ait değilsin. Sen burada hiç kimsesin. Annem senin sanatla ilgili o anlaşılmaz laflarını dinlemek zorunda değil. Git.
— Murat, canımı yakıyorsun, — diyerek kolumu kurtarmaya çalıştım.
— Asıl canın, kartlarını kapattığımda yanacak, — dedi ve beni geriye doğru itti. — Kendi köşene dön. Bir daha da ağzını açmaya kalkma.
Tam o sırada müzik kesildi; müzik görevlisi yeni parçayı hazırlıyordu. Salonun üstüne ince, cam gibi bir sessizlik çökmüştü. Murat’ın son sözleri de o sessizliğin içinde, istemediği kadar yüksek ve berrak duyuldu:
— …YERİNİ BİL, SIĞINTI! SEN BURADASINSA, SADECE ACINDIĞIN İÇİN!
Bir anda yüzlerce göz bize çevrildi. Fatma, çatalının ucundaki pastırmalı börek lokmasıyla öylece kalakaldı. Elif ise gülümsemesini saklamak ister gibi elini ağzına götürdü; ama gözlerindeki memnuniyet gizlenmiyordu.
Salonun ortasında donup kalmıştım. Sanki derimi üzerimden sıyırmışlar, beni herkesin önünde savunmasız bırakmışlardı. Yüzüm alev alev yandı. O gösterişli, altın rengi parkelerin arasından yere gömülüp yok olmayı istedim.
— Ne dedin sen? — diye fısıldadım.
Ama salondaki sessizlik o kadar yoğundu ki, fısıltım bile bağırış gibi yankılandı.
Murat haddini aştığını anlamıştı. Bunu gözlerinden gördüm. Fakat etrafındaki adamların, iş ortaklarının, kendisine hayranlıkla bakanların önünde geri adım atamazdı. Bu yüzden durmak yerine beni tamamen ezmeyi seçti.
— Dedim ki, o değersiz hediyenle düzgün insanların arasına karışma, — diye devam etti. — Gözümün önünden çekil. Kutlamayı berbat ediyorsun. Garson! Hanımefendiyi dışarı çıkarın, iyi görünmüyor.
Bize doğru iri yarı bir güvenlik görevlisi yaklaştı. Gövdesi neredeyse bir dolap kadar genişti.
— Buyurun, benimle geliyorsunuz, — dedi tok bir sesle ve elini bana doğru uzattı.
Kutuyu öyle sıkmıştım ki kartonu avucumun içinde ezildi. Bütün akşam tutmaya çalıştığım gözyaşları artık durmadı; yanaklarımdan boşaldı. O an bunun yalnızca gecenin sonu olmadığını hissettim. Sanki hayatım da orada, herkesin önünde bitmişti.
Kaçmak için arkamı döndüm, fakat bacaklarım bana itaat etmiyordu. Topuğum parkenin birleşim yerlerinden birine takıldı. Dengemi kaybettim, sendeledim.
— Elinizi çekin.
Ses yüksek değildi. Fakat içinde öyle kesin, öyle buyurgan bir ton vardı ki güvenlik görevlisi, yanmış gibi elini geri çekti.
Kolonun gölgesinde kalan yan masalardan birinde oturan bir adam ayağa kalkmıştı. Onu daha önce yalnızca belli belirsiz görmüştüm; tek başına oturuyor, su içiyor, kimseyle konuşmuyordu.
Uzun boyluydu. Saçları bütünüyle aklaşmıştı. Yüzünün çizgileri keskin, profili ustura gibi inceydi. Üzerinde sade gri bir ceket vardı; ama o ceket, salondaki zenginlerin pahalı takım elbiselerinden çok daha vakur duruyordu.
Ağır adımlarla bize doğru yürümeye başladı. Bastonunun zemine her vuruşu, salonda ayrı bir yankı bıraktı.
