“Bununla gidemezsin. Hemen çıkar. Sevdiği kedisini gömmeye gelen dul kadın gibisin” diye bağırdı, doğum günü konuklarının önünde beni küçük düşürdü

Hikâyeler
Bu utanç iğrenç, yüreğim paramparça.

Sesi, sanki görünmez bir metronomun geri sayımı gibi zeminde çoğalıyordu.

Salon bir anda donup kaldı. Murat’ın yüzünden kan çekildi. Fatma ise elindeki çatalı düşürerek ağır ağır ayağa kalktı.

Yaşlı adam doğrudan bana doğru geldi. Bakışlarında acıma yoktu; onun yerine dikkat, merak ve bastırılmış bir öfke vardı.

— Murat’tı, değil mi? — diye sordu, kocama bakma zahmetine bile girmeden.

— Evet… Siz kimsiniz? — Murat cesur görünmeye çalıştı ama sesi incecik çatladı.

Adam onu duymamış gibi davrandı. Gözleri broşuma takılmıştı.

— Fabergé işi mi? Erken dönemlerden? — diye yumuşak bir sesle sordu.

Burnumu çekerek, neredeyse düşünmeden cevap verdim:

— Hayır, Bolin atölyesi. Gümüş ve lal taşı. Aile yadigârı.

O anda gülümsedi. Öyle bir gülümsemeydi ki yüzündeki bütün sert çizgileri değiştiriyor, insana beklenmedik bir sıcaklık veriyordu.

— Genç adam, eşinizin zevki kusursuzmuş. Sizin ve şu… — bastonuyla altın yaldızlı salonu işaret etti, — gösterişli maskaralığın aksine.

Fatma’nın sesi tiz bir çığlık gibi yükseldi:

— Siz de kimsiniz? Güvenlik nerede? Yabancı biri bu salona nasıl girer?

Ak saçlı adam sonunda başını ona çevirdi.

— Fatma, beni gerçekten tanımadın mı? Yoksa doksanlı yıllarda o küçük dükkânını açman için sana ilk büyük sermayeyi veren adamı unuttun mu?

Masaların arasında fısıltılar dalga dalga yayıldı. Fatma bir eliyle göğsünü tuttu, öteki eliyle sandalyeye tutunarak kendini bıraktı.

Murat’ın dudakları bembeyaz kesilmişti.

— Mehmet… Bey? — diye kekeledi. — Holdingin sahibi olan Mehmet Bey? Ama siz… Siz Londra’daydınız!

— Şubenin yönetimini kime devredeceğimi görmek için geldim, — dedi yaşlı adam. Bu kez Murat’a öyle sert baktı ki Murat gözlerini kaçırdı. — Ve gördüğüm şey hiç hoşuma gitmedi. Karısının serçe parmağı kadar bile değeri olmayan, kaba, küçük hesapçı bir zorba gördüm.

Sonra yeniden bana döndü.

— Ayşe, değil mi? İstanbul mimarisi üzerine yazılarınızı okumuştum. Kaleminiz gerçekten güçlü.

Hafifçe eğildi, kolunu bana doğru uzattı.

— Burası ucuz parfümlerden ve daha da ucuz insanlardan boğucu hâle gelmiş. Arabam kapıda. Şimdi düzgün bir yerde yemek yiyeceğiz; kadınlara bağırılmayan, kimsenin kimseyi aşağılamadığı bir yerde.

Sonra biraz eğilip kulağıma, sırtımdan ürperti gibi geçen o cümleyi fısıldadı:

— Koluma gir, kızım. Seni kimin yanında gördüklerinde dillerini yutacaklar. Şu anda kraliçe sensin; onlar ise ancak peşinden yürüyen kalabalık olabilir.

Murat’a baktım. Ağzı açık kalmış, kıyıya vurmuş bir balığa benziyordu. Sonra Fatma’ya çevirdim gözlerimi; su bardağını titreyen elleriyle kavramış, üst üste yudumluyordu.

Omuzlarımı dikleştirdim. Az önce “dul işi” diye küçümsenen broşumu parmaklarımla düzelttim. Ardından Mehmet Bey’in koluna usulca girdim. Ceketinin kumaşı sıcak, tok ve hafif pürtüklüydü.

— Memnuniyetle, — dedim herkesin duyacağı kadar net bir sesle.

Salonun ortasından, bütün bakışların arasından geçerek kapıya doğru yürüdük. Sessizlik öylesine yoğundu ki üzerimdeki “yas” kadifesinin hışırtısı bile açıkça işitiliyordu. Kimse tek kelime etmeye cesaret edemedi.

Kapının eşiğinde bir an durup geriye baktım. Murat hâlâ salonun ortasında dikiliyordu; pahalı takım elbisesinin içinde küçülmüş, zavallı ve anlamsız görünüyordu. İçimde ne intikam sevinci vardı ne de öfke. Yalnızca derin bir ferahlık.

O an anladım: Ben bu evliliği nihayet toprağa vermiştim. Üstelik ardından yapılan o tuhaf merasim de, doğrusu, pek görkemli olmuştu.

Şükrüye'nin Penceresinden