“Ben ailede herkese Zeynep’in düğününü senin karşılayacağını söyledim. Sakın şimdi beni yalancı durumuna düşürme.” dedi Hayriye, evimizin kapısından girer girmez tüm ailenin önünde duyurarak

Hikâyeler
Haksız, bencilce bir taleple bütün hayatımı silmeye çalıştı.

Dosyayı yavaşça ona doğru geri ittim.

“O zaman önce şuna karar vermen gerekiyor,” dedim. “Evlenmek mi istiyorsun, yoksa bir gösteriş yarışması mı düzenlemek?”

Zeynep o gün benden para istemeden çıktı gitti.

Aradan bir hafta geçmişti ki Hayriye bizim kapının önünde belirdi. Kapıyı Tolga açtı ama annesini içeri buyur etmedi.

“Ne istiyorsun anne?” diye sordu.

“Emine’yle konuşacağım.”

Ben de sesleri duyunca hole çıktım.

Hayriye’nin yüzünde bu kez alıştığım o meydan okuyan ifade yoktu. Pişman görünmüyordu belki ama yorgundu. Sanki birkaç gündür kafasının içinde aynı cümleleri döndürüp durmuş, sonunda kapımıza kadar gelmişti.

“Zeynep şimdi yüz kişilik bir düğünü düşünmeye başladı,” dedi. “Hiç değilse bize firmalar konusunda yardımcı olabilirsin.”

“Size güvenilir yerler önerebilirim.”

“Peki indirim?”

“Onu ancak o firmalar isterlerse yapar.”

“Senin ücretin?”

“Her zamanki gibi hesaplanır.”

Çenesi gerildi. Sanki benim bu cevabımı bekliyormuş ama yine de duymak onu öfkelendirmişti.

“Bütün bu olanlardan sonra hâlâ bizden para mı alacaksın?”

“Özellikle bütün bu olanlardan sonra.”

Hayriye hemen Tolga’ya baktı. Onun araya girip beni yumuşatmasını bekledi. Eskiden olsa belki Tolga annesinin bakışındaki baskıyı fark eder etmez bir şeyler söylerdi. Fakat bu kez susmayı seçti.

Hayriye son kozunu o zaman oynadı.

“Senin de bir gün çocukların olursa anlarsın,” dedi. “Bir anne kızının mutlu olduğunu görmek için her şeyi yapar.”

Ona sakin bir sesle cevap verdim:

“Her şeyi yapmak, kendi arabanı satmak demektir. Kendi adına kredi çekmek demektir. Daha fazla çalışıp kızına kendi imkânınla destek olmak demektir. Başkasının parasını söz vermek ise bunların hepsinden çok daha kolaydır.”

Hayriye’nin verecek cevabı kalmadı.

Bir süre yüzüme baktı. Sonra hiçbir şey söylemeden döndü ve gitti.

Zeynep ile Burak dört ay sonra evlendiler.

Bir buçuk milyon liraya yakın bir para harcamadılar. Bunun yerine yaklaşık üç yüz bin lirayla, ayakları yere basan, sade ama güzel bir düğün yaptılar.

Burak birkaç ay boyunca ek mesaiye kaldı. Zeynep giymediği kıyafetleri sattı, gereksiz harcamalarını kesti, ilk kez gerçekten para biriktirmeye başladı. Kayınpederim onlara kırk bin lira verdi. Hayriye ise otuz bin lira katkıda bulundu; hem de Tolga’nın herkesin önünde ona, “Bir anne kızı için her şeyi yapar derken bunun değeri senin için tam olarak ne kadar?” diye sormasından sonra.

Ben düğünün masrafını üstlenmedim.

Ama Zeynep benden iki saatlik profesyonel danışmanlık aldı.

Ve ücretini ödedi.

Eksiksiz.

Düğün günü biz sadece davetliydik.

Mekân küçüktü ama insanın içini ısıtan bir güzelliği vardı. Bahçenin kenarlarını begonviller sarmıştı; akşam ışığı çiçeklerin arasından süzülüyor, masaların üzerine yumuşak bir renk bırakıyordu. Her şey abartıdan uzaktı ama özenliydi.

Yemek olarak farklı içlerle hazırlanmış gözlemeler, mantı, salatalar, ayran ve küçük ama zarif bir tatlı köşesi vardı. Yemek sırasında çalan müzik grubu da ne fazla gürültülüydü ne de sönük; konuşmaların arasına karışan, ortamı taşıyan bir tını bırakıyordu.

Ne havai fişek vardı.

Ne iki yüz kişilik kalabalık.

Ne de yalnızca yabancıların sosyal medyada beğenmesi için kurulmuş süslemeler.

Garip olan şuydu ki, bütün bunlar olmadan da insanlar gayet güzel eğleniyordu.

Hayriye o akşam benimle neredeyse hiç konuşmadı. Masaların arasında dolaşırken bir ara bir teyzenin ona şöyle dediğini duydum:

“Sonunda gerçekten çok güzel olmuş.”

Hayriye dudaklarını ince bir çizgi hâline getirip cevap verdi:

“Evet. Tabii çok daha şık olabilirdi.”

Zeynep tam yakınlarında duruyordu ve bunu duydu.

Onu ilk defa kendinden başka bir şeyi savunurken gördüm. Sesini yükseltmedi ama söyledikleri netti.

“Anne, artık yeter. Bu bizim karşılayabildiğimiz düğündü. Ve ben düğünümü sevdim.”

Hayriye sustu.

Burak karısının yanağına hafifçe bir öpücük kondurdu.

Masanın altında Tolga elimi sıktı.

Birkaç ay sonra Cengiz aradı.

“Eee?” dedi. “Benim var olmayan vakfımın adaylarına ne oldu?”

Olanları anlattım.

Kahkaha attı.

“Demek ki o konuşma işe yaramış.”

“Beklediğimizden daha fazla.”

“Peki kayınvaliden?”

“Beni hâlâ cimri sanıyor.”

“Harika,” dedi. “Sınırlar en iyi, onları sürekli aşmaya çalışan insanlar şikâyet etmeye başladığında işe yarar.”

Bu cümleyi hiç unutmadım.

Çünkü uzun süre aile içinde huzurun, biraz oradan ödün vermek, biraz buradan para çıkarmak, birkaç kırıcı sözü yutmak ve tartışma çıkmasın diye susmak olduğuna inanmıştım.

Oysa cömertlikle mecburiyeti birbirine karıştıran insanlar hiçbir zaman doymuyor.

Bir akşam yemeğini sen ödediğinde, bir sonraki sefer tatili senden bekliyorlar.

Bir doğum gününü ücretsiz organize ettiğinde, ardından düğünü de senin üstlenmeni normal sayıyorlar.

Sınır koymadan bir kez borç verdiğinde, bir süre sonra senin gelirini, senin haberin bile olmayan bütçelerin içine yazmaya başlıyorlar.

Ve nihayet “hayır” dediğinde, seni bencil ilan ediyorlar. Çünkü aslında hiçbir zaman onlara ait olmamış bir şeyi birdenbire alamaz hâle geliyorlar.

Zeynep, hiçbir kutlamanın bir evliliğe borçla başlamaya değmeyeceğini öğrendi.

Tolga, eşinin yanında durmanın annesine ihanet etmek anlamına gelmediğini anladı.

Ben ise daha basit ama çok kıymetli bir şey öğrendim:

Aile yardım isteyebilir.

Cömertliği kabul edebilir.

Yapılan iyilik için minnet duyabilir.

Ama onu hak gibi görmeye başladığı anda, orada dur demek gerekir.

Çünkü “Bize yardım eder misiniz?” demekle, “Ben senin paranı çoktan söz verdim,” demek arasında kocaman bir uçurum vardır.

Ve bazı insanlar bu farkı ancak kendi isteklerinin, başkasının kesesinden karşılanacağı açıkça söylendiğinde ne kadar anlamsız durduğunu herkesin içinde duyunca kavrar.

O günden sonra Hayriye ne zaman bir cümleye,

“Ne de olsa biz aileyiz…” diye başlasa, Tolga önce bana bakıyor.

Ben de ona bakıyorum.

Sonra Tolga sakince soruyor:

“Peki bunun maliyeti ne kadar?”

Tuhaf bir şekilde, konuşma çoğu zaman tam da orada bitiyor.

Şükrüye'nin Penceresinden