O günden sonra ikimiz de aynı noktada durmuştuk.
Çocuk istemiyorduk.
Bunu bir felaket gibi görmüyorduk.
Ortada çözülmesi gereken bir mesele de yoktu.
Sadece verilmiş bir karar vardı.
Üstelik bu karar, ikimize aitti.
Ben Mehmet’e döndüm.
— O zaman bunu ona sen söyle, dedim.
Mehmet kaşlarını hafifçe çattı.
— Neyi?
— Çocuk sahibi olmama kararını kimin verdiğini annene anlat.
Fatma’nın bakışları anında oğluna çevrildi.
— “Kim” derken ne demek istiyorsunuz?
Mehmet birkaç saniye boyunca sesini çıkarmadı. Sonra kollarını masanın üzerine yerleştirip sakin ama kararlı bir sesle konuştu.
— İkimiz verdik.
— Ben bunu sormadım.
— Ama cevap bu.
— Mehmet…
— Anne, biz ikimiz de çocuk istemediğimize karar verdik.
Fatma başını yavaşça iki yana salladı.
— Hayır.
Bu cevap öyle tuhaftı ki Ayşe kendini tutamayıp araya girdi.
— Nasıl yani hayır?
Fatma tereddüt etmeden konuştu.
— Benim oğlum çocuk isterdi.
Mehmet annesinin gözlerinin içine baktı.
— Anne, ben kırk yaşındayım. Artık ne isteyip ne istemediğimi bilecek yaştayım herhâlde.
— Şimdi böyle söylüyorsun.
— Çünkü doğru olan bu.
— Onunla birlikte olduğundan beri çok değiştin.
İşte o anda Mehmet’in yüzündeki ifade bambaşka bir hâl aldı.
O ana kadar sakin kalmak için kendini zorladığı belliydi.
Ama artık o sakinlik çatlamıştı.
— Yine mi aynı konu?
Fatma sustu.
Mehmet devam etti:
— Hoşuna gitmeyen her kararımı yine Emine’ye mi bağlayacaksın?
— Ben öyle bir şey söylemedim.
— Az önce ima ettin.
— Ben sadece eskiden böyle olmadığını söylüyorum.
— Elbette eskiden böyle değildim. O zaman yirmi dokuz yaşındaydım.
Fatma kollarını göğsünde kavuşturdu.
— Ben oğlumu tanırım.
Mehmet’in sesi bu kez daha keskin çıktı.
— Hayır anne. Sen benim sadece işine gelen hâlimi tanıyorsun.
Bu cümle masanın ortasına ağır bir taş gibi düştü.
Başımı çevirip Mehmet’e baktım.
Onu annesiyle hiç böyle konuşurken duymamıştım.
Görünen o ki Fatma da duymamıştı.
— Bu ne demek şimdi? diye sordu.
Mehmet derin bir nefes aldı ama geri adım atmadı.
— Şu demek: Ben ne zaman senin hoşuna gitmeyen bir şey yapsam, bunu Emine’nin beni değiştirmesine bağlıyorsun. Her cumartesi size gelmeyi bıraktığımızda suçlu Emine’ydi. Senin yakınlarında oturmak yerine bu evi almaya karar verdiğimizde yine Emine suçluydu. Sana artık ne kadar kazandığımı anlatmadığımda da sebep Emine’ydi. Şimdi de çocuk sahibi olmamamızın sorumlusu Emine oldu.
Fatma’nın yüzündeki öfke bir anlığına şaşkınlığa karıştı.
— Ben sadece senin için endişeleniyorum.
— O zaman biraz da ona nasıl davrandığın konusunda endişelenmeye başla.
Fatma’nın rengi soldu.
— Yani şimdi suçlu ben miyim?
— Sana şunu söylüyorum: Az önce eşimi bütün ailenin önünde küçük düşürdün. Üstelik hakkında hiçbir şey bilmediğin konular üzerinden bunu yaptın.
— Ben onu küçük düşürmedim.
Ayşe elindeki çatalı tabağının kenarına bıraktı.
— Anne, çalışmadığını, eve para getirmediğini ve çocuk bile istemediğini söyledin.
— Size torun vermek istemiyor demedim.
— Bunu açıkça söylemene gerek yoktu zaten.
Fatma kızına öyle bir baktı ki sanki Ayşe ona ihanet etmişti.
Ben hâlâ sessizce oturuyordum.
Ta ki Fatma yeniden bana dönene kadar.
— Madem bu kadar para kazanıyorsun, bunu daha önce söyleyebilirdin.
O an istemsizce güldüm.
Kendime engel olamadım.
— Anlamadım?
— Eğer bilseydim…
Sözünü bitirmesine izin vermedim.
— O zaman bana daha mı çok saygı duyardınız?
Fatma ağzını açtı.
Ama tek kelime etmedi.
Ben bu kez daha sakin, daha net konuştum.
— Asıl mesele de bu zaten. Bana saygı duyup duymayacağınıza karar vermek için önce ne kadar kazandığımı bilmeniz gerektiğini düşünüyorsunuz.
— Ağzımdan çıkmayan sözleri bana mal etme.
— Buna gerek yok. Az önce bunu zaten kendiniz söylediniz.
Masanın üzerine bir kez daha sessizlik çöktü.
Bu defa Hasan söze karıştı.
— Fatma, bence özür dilemelisin.
Fatma başını hızla ona çevirdi.
— Sen de mi?
— Mesele birinin tarafını tutmak değil.
— Öyle görünmüyor ama.
Hasan sesini yükseltmeden karşılık verdi.
— Hayır. Mesele, bilmediğin şeyler hakkında kesin hükümler vermiş olman.
Fatma sandalyesini geriye itti ve ayağa kalktı.
