Hatice ayakkabılarını çıkardı; onları duvar dibine, uçları aynı hizaya gelecek biçimde yerleştirdi. Ardından hiç tereddüt etmeden yemek masasının olduğu tarafa yürüdü. Sandalyeyi öyle bir çekip oturdu ki, sanki misafirliğe değil de kendi evinin mutfağına gelmişti.
— Zeynep, sen de otur. Ailenizin geleceği hakkında ciddi ciddi konuşmamız gerekiyor.
Zeynep musluğun altında ellerini çalkaladı, parmaklarındaki suyu lavaboya silkeleyip masanın kenarına ilişti.
— Peki. Dinliyorum.
— Keremciğim bana dün aranızda geçen konuşmayı anlattı.
Hatice iki elini önünde birleştirdi; sesi başta yumuşak gibi dursa da, kelimelerin arasından buyurgan bir sertlik sızıyordu.
— Özellikle de onun son derece makul isteğine nasıl karşılık verdiğini… Açıkçası çok kırıldım. Biz seni ailemize sıcaklıkla, evladımız gibi kabul ettik. Sen ise kendi kocanla, sanki karşında yabancı biri varmış da pazarlık yapıyormuşsun gibi konuşuyorsun.
Zeynep kaşlarını hafifçe kaldırdı.
— Benim evimin yarısını kendisine devretmemi istemesine “makul istek” mi diyorsunuz?
Hatice’nin yüzündeki ifade bir anda keskinleşti.
— O evin bir hissesini derhâl Kerem’in üzerine yapacaksın! — dedi, sesi mutfağın içinde daha gür duyuldu. — O senin yanında güvencesiz yaşıyor. Bugün kocandan memnunsun, her şey güzel. Yarın canın sıkılırsa ne olacak? Adamı kapının önüne mi koyacaksın? Kerem’in geleceğe dair kendini emniyette hissetmeye ihtiyacı var. Hele onun gibi ince ruhlu, sanat tarafı güçlü bir insan için bu çok daha önemli.
— Sizin “Keremciğiniz” otuz beş yaşında.
Zeynep hâlâ sakin konuşuyordu; fakat sesinin altında ince, soğuk bir metal tınısı belirmişti.
— Eğer yetişkin bir adamı evsiz kalma ihtimali bu kadar korkutuyorsa, belki de düzgün bir iş bulmayı düşünebilir. Günün büyük kısmını oyun konsolunun karşısında geçirmek yerine.
— Para meselesiyle oğlumu küçültmeye kalkma!
Hatice avucunu masaya sertçe vurdu. Çay kaşıkları hafifçe titredi.
— O sıradan biri değil, sanat insanı! Yaratıcı bir ruh! Böyle insanlar sabah akşam masa başında çürümek zorunda değildir. Üstelik aileniz için o da pek çok şey yaptı. Mesela geçen yıl mikrodalga fırını size kim aldı?
Zeynep hafifçe öne eğildi.
— Kerem onu, annemden borç aldığı parayla aldı. Üstelik o parayı hâlâ geri ödemedi.
Bir an durdu, sonra daha belirgin ve tane tane konuştu:
— O yüzden güzel masalları bir kenara bırakalım, Hatice Hanım. Somut gerçeklerden söz edelim. Bu ev benim. Evliliğimizden çok önce aldım. Kredisini de son kuruşuna kadar ben kapattım. Kimseye buradan pay vermeyi düşünmüyorum. Bu konu benim açımdan kapanmıştır. Bir daha da açılmasına gerek yok.
Kerem birden tabureyi geriye itti. Ayakları zeminde rahatsız edici bir ses çıkardı.
— Tabii ya! Zaten böyle olacağını biliyordum!
Ayağa fırladı ve incinmiş gururuyla annesine döndü.
— Duyuyorsun değil mi anne? Aile umurunda bile değil. Tek derdi malına mülküne iki eliyle sarılmak. Eren beni uyarmıştı, “sonu böyle olur” demişti. Erkekten bir şey beklendiğinde hemen “biz aileyiz” denir. Ama gerçek güven söz konusu olunca aynı cümle başlar: “Bu benim.”
— Görüyorum oğlum, hepsini görüyorum.
Hatice başını acıyan bir edayla salladı.
— Hayatını gerçekten kocasıyla birleştirmek istemeyen bir kadınla yaşamak çok ağır bir şey.
Sonra yeniden Zeynep’e baktı. Bu kez yüzündeki ifade artık neredeyse resmî bir soğukluk taşıyordu.
— O hâlde şöyle yapacağız. Pazartesi günü notere gideceksin ve evin yarısını Kerem’in üzerine geçireceksin. Tartışma istemiyorum. Aksi takdirde oğlum eşyalarını toplar, benim yanıma taşınır. Her gün kendisine ikinci sınıf insan muamelesi yapılan bir yerde kalmasına izin vermem.
Bunları söyledikten sonra sustu ve sandalyenin arkalığına yaslandı. Yüzünde, kararını açıklamış bir hâkimin memnuniyeti vardı.
Belli ki bir tepki bekliyordu.
Belki gözyaşı.
Belki panik.
Belki de Zeynep’in Kerem’i kaybetmemek için telaşa kapılıp geri adım atmasını; “bir düşüneyim” diyerek önce yumuşamasını, sonra da en azından küçük bir hisseye razı olmasını.
Ama Zeynep beklenmedik biçimde gülümsedi.
— Yani şartları doğru anladığımdan emin olmak istiyorum.
Hatice’nin bakışları ihtiyatla daraldı.
— Hangi şartları?
— Çok basit. Ya evimin yarısını Kerem’e bağışlayacağım ya da Kerem eşyalarını toplayıp sizin yanınıza taşınacak.
— Aynen öyle! — dedi Hatice kararlı bir sesle. — Ve umarım doğru kararı verecek kadar aklın vardır.
— Var.
Zeynep ayağa kalktı.
Masaya yakın bir yerde dikilen Kerem’in omuzları gevşedi. Yüzünde, zaferin erken gelmiş rahatlığı dolaştı.
— Gördün mü anne, — diye mırıldandı. — Düzgünce anlatmak gerekiyormuş sadece.
Zeynep doğrudan ona baktı.
— Ben ikinci seçeneği seçiyorum.
Mutfakta derin bir sessizlik çöktü.
Öyle bir sessizlikti ki, buzdolabının içinden gelen küçük röle tıkırtısı bile açıkça duyuldu.
